iPhone Factory | iPhone Hakkinda Hersey

Salı, Ağustos 21, 2007

EVE'S EYES

Yazılarıma
http://www.ayamerdivenkurduk.biz
yeni adresimde
devam ediyorum.
*
*
I'm continueing my posts
at my new addres

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

23 Temmuz 2007 - Günün Ertesi


Üzüntüden hastalanıp 23 Temmuz 2007 Pazartesi günü işe gidemedim. Genel Müdürü'me de CHP yüzünden hastalandığımı ve işe gelemediğimi belirttim. Anlayışla karşıladı.

CHP'nin resmi sitesinden de Deniz Baykal ve idari kadrosuna "Türkiye Sosyal Demokratlarının ensesindeki asalak olmaktan ve kanımızı emmekten vazgeçmesini" belirterek oldukça ağır bir mesaj yazdım. Mesajımın hemen sonrasında kendisinin seçimlerden sonraki medyaya yaptığı ilk konuşmasına dair haberi radyodan dinledim. Ve "ÇÜŞ" dedim. Kendisinin tanımlamasına göre ben bir "CHP düşmanı" oluyorum. Sayın Baykal, 'senin ne haddine 'CHP'li olmak' parametrelerini saptamak ve bir numaralı parametre olarak kendinin onanmasını koymak. SEN KİMSİN ? ....... BAŞIMIZDAKİ BELA OLMAKTAN BAŞKA ? .

Karar verdim. İstikrarlı bir şekilde hergün asalak Deniz Baykal'a ve yüzsüz idari kadrosuna mesaj atacağım. Hatta günde 3 tane. Hiçbiri birbirine benzemeyen mesajlar. Bütün Türkiye Sosyal Demokratları tepkilerini ortaya koymalıdır. Oturmakla olmuyor.

Bütün Sosyal Demokratları http://www.chp.org.tr/ sitesinden parti merkezini "BAYKAL İSTİFA" mesajları ile sallamalarını diliyorum. Mesajların ötesinde düzenli olarak partiyi bırakmadığı sürece Baykal'ın şahsına mektup yazacağım. Onda asalaklık üzerine katır inadı varsa, dinsizin hakkından imansız gelirmiş.AKP'yi de seçim zaferinden dolayı tebrik ediyorum.

Perşembe, Temmuz 05, 2007

ROBERT PLANT


Dün gece 14. İstanbul Caz Festivali kapsamındaki Robert Plant'in muhteşem konserinden sonra ( 04.07.2007 - Açıkhava ) bir boyun borcu olarak onunla ilgili birkeç parça bilgiyi bloguma aktarma ihtiyacı duydum. Aşağıdaki Plant'a ait kısa özgeçmiş bir başka siteden alıntıdır.

Robert Anthony Plant (born August 20, 1948) is a rock singer. He was one of the members of one of the most popular and diversive bands in music history, Led Zeppelin. He was known for his powerful style with a wide vocal range that embodied folk/blues passion at it's finest. Following the band's breakup after the death of their drummer John Bonham, Plant pursued a successful solo career.

Plant started his career singing in a variety of bands including the "Band of Joy." His early efforts met with no commercial success, but word quickly spread about the young guy with the powerful voice. Guitarist Jimmy Page was in search of a lead singer for his new band and met Plant after talking with a drummer who referred him to a show where Plant was singing. Plant and Page immediately hit it off with a shared musical passion and after Plant joined the band, they began their powerful writing collaboration with reworks of earlier blues songs.

A well-read individual, Plant was influenced by J.R.R. Tolkien, which inspired some lyrics on early Zeppelin albums. The passion for diverse musical experiences drove Plant and Page to explore the African continent, specifically Morocco which they both revisited during their reunion album No Quarter in 1994. From blues, to folk, to African tribal music, Plant enjoyed diverse influences.

The band's greatest success came with "Stairway to Heaven", an epic fantasy piece that draws influence from folk, blues, Celtic traditional music and hard rock among other genres. While never released as a single, the song has topped charts as the greatest song of all time on various polls around the world. Even though most of the lyrics of the song were written on the spot and have been spread through bootlegs, various groups have claimed that the song contained satanic messages that can be heard when it is played backwards.

Plant enjoyed great success with the band throughout the 1970s, and at one point during the height of his hubris said to a reporter "I'm a golden haired God". This hubris was cut short when Plant and wife Maureen were seriously injured in a car crash in Rhodes, Greece on August 4, 1975. This halted production of Led Zeppelin's album Presence for a few months while he recovered. Things also took a turn for the worse in 1977, when his oldest son Karac died of a stomach infection. Karac's death later inspired him to write the Led Zeppelin song "All My Love" in tribute. These tragic incidents seemed to foster break-up rumors and rumors that the band was involved with black magic.

Following the band's breakup in 1980, Plant pursued a successful solo career distancing himself from past pain by charting a new course with a variety of new band members. Plant would later form a short-lived all-star group, The Honeydrippers, who had a Top Ten hit with a remake of "Sea Of Love".

Many calls from fans and by band members have led to a few brief Zeppelin reunions, including the historic Live Aid and Atlantic Records Anniversary concerts.

In 2005, Plant formed a new back-up group, Strange Sensation, for a new album, Mighty Rearranger. It contains new original songs recorded in the spirit of his former band, Led Zeppelin.

Today, in addition to his own post-Zeppelin work, Plant continues his occasional collaborations with his former bandmate Jimmy Page.

Solo Discography

Bu gece de Bryan Ferry konserindeyiz ... Harika

Çarşamba, Haziran 20, 2007

BU KONSER KAÇMAZZZZZ !!!!


Atatürk Kültür Merkezi,Büyük Salon
29 Haziran Cuma
20.00

R. WagnerTannhäuser Uvertürü
W.A. Mozart25. Piyano Konçertosu, Do Majör, KV 503
J. Brahms1. Senfoni, Op. 68
Ara dahil 110' sürer.

Tartışmasız, dünyanın en tanınmış ve en iyi senfonik topluluklarından Kraliyet Concertgebouw Orkestrası ünlü şef Willem Mengelberg yönetimindeki 50 yıl boyunca Richard Strauss, Mahler, Debussy ve Stravinsky gibi besteciler tarafından da yönetildi; Bařtok, Rachmaninov ve Prokofiev gibi müzisyenler orkestra eşliğinde kendi yapıtlarını seslendirdiler. Klasik müzik dünyasının en önemli şeflerinden biri olarak kabul edilen Mariss Jansons yönetimindeki Kraliyet Concertgebouw Orkestrasi geçtiğimiz yıl yapmış oldukları Shostakovich kaydı ile "Orkestra" dalında 2007 BBC Müzik Ödülülünü almıştır. Orkestranın İstanbullu müzikseverlerle buluşacağı bu iki konserinin ilk gecesinde Mozart yorumlarıyla müzik dünyasında ayrıcalıklı bir yer edinen Gramophone ödüllü olağanüstü piyanist Mitsuko Uchida'yı izleme fırsatı bulacaksınız.

Çarşamba, Haziran 06, 2007

EL GRECO (1541 - 1614)

Rönesans resminin en sevdiğim sanatçısı El Greco.

Yunan asıllık Giritli El Greco'nun gerçek ismi Domenico Theotopcopuli. Tiziano'nun öğrencisi olmuş ve 1570'de Roma'da Michelangelo'nun yaşlılık eserlerini görmüş. Bu sıralarda yaptığı ve yanda görülen kendi portresi resim camiasında heyecan yaratmış. El Greco bir çok eleştirmen tarafından Titian ve Rembrandt'la eş değer bir portre ustası olarak kabul edilir. Roma'dan İspanya'ya geçişinin nedeni bilinmemekte. Acaba o günlerde İspanya'nın içinde bulunduğu taassup Hıristiyan akım, koyu dogmatizm ve engizisyonun neresi cazip gelmiş olabilir El Greco'ya?

Madrid'de Kral II. Philipp, onun Hırıstiyan evliyasının şahadeti resmini reddettiği için 1577'de ilk siparişini aldığı Toledo'ya yerleşmiş ve bu kentte büyük itibar görmüş.

El Greco'nun eserlerinde aynen Tintorentto'da görüldüğü gibi figürler uzarlar. Fakat Tintorentto'da çizime dayanan belirginlik Greco'da yoktur. Tintorento klasiğin desenci yönünü terketmiştir. Yüzlerde tenin optik izlenimi biçimlendirilmemiştir. Halbuki El Greco'da, form değil madde haline gelmiş yüzler, vücutlar boyanmıştır. Böylece baroğun önemli özelliklerinden biri olan maddesel yapıya, daha bir yaklaşım sağlanmıştır.

Rönesans, doğa etüdü ve mistik bir dünya görüntüsü içinde olmamasına rağmen insan formuna, form güzelliğine önem vermiş, fakat ten anlatımına yani etin maddesel görüntüsüne girmemiştir. Dünyeviliğe en uzak olan ülke İspanya'da insan maddesinin anlatımına El Greco'daki gibi en çok yaklaşan resim sanatı peki nasıl ortaya çıkmıştır ? Bu önemli bir paradokstur.

Picasso'nun "Avignonlu Kadınlar" resminin esin kaynağı olan El Greco'nun "Beşinci Mührün Açılışı" adlı kompozisyonunda adeta gökyüzüne yükselircesine uçan kadın ve erkek çıplak figürler görürüz. Bu insanların vücutlarıyla elleri ve kolları, sanki gotiğin alevleri etkisindeki dalgalı hatları yansıtıyor. Doğaüstü bu yaratıklar sanki yere basmıyor. Onlar için mekanın önemi yok gibi. Gerçekten Rönesans resimlerinde ne denli mimariye dayanan bir mekan görüyorsak, El Greco'da da o kadar mekan fikrinden uzak bir anlayış resimlere hakimdir. O çok dindar olduğundan daima bir ahiret özlemi yaşamıştır. El Greco hareketi resime sokmuş ve maniyerizmi ( bakınız aşağıda Küçük Not ) en yüksek noktasına getirmiştir. İspanyollar ona "ruhları gören kişi" diyorlardı. Benim El Greco'ya hayranlığımın başlangıcı, bütün çocukluğum boyunca koridorumuzda asılı olan reprodüksiyonu "Laokoo"'yu ( solda ) buraya koymadan edemedim. Arka planda Toledo olarak resmedilen yer aslında Truva ve Truva atının betimlemesidir.

El Greco'nun "Toledo Manzarası", onun mistik, karanlık ruhunu manzarada yansıtan en önemli eserdir. Böylece manzara resminin insan ruhunu yansıtan bir eser çeşidi olabileceğini anlıyoruz. Toledo üzerine çökmüş kötü, karanlık bulut onun resminde su buharından öte birşeydir. Bu duygulu anlatım El Greco'nun ruhsal durumunun biçimlere nasıl büründüğünü göstermektedir. Bu yönden bakılırsa El greco bir ekspresyonisttir ve bu nedenle çağımızda büyük önem kazanmıştır. Sanatçı bu resminde arkada Alkazar'ı, katedrali ve kalesi ile görünen Toledo şehri üzerine melankolik, felaket öncesi beliren sessiz atmosferi kendi ruh durumunu yansıtması için kullanmıştır. Bu sanki bir kabusun optik görüntüsü gibidir. ( aşağıda )


Ben El Greco'nun birçok eseri ile İspanya ve Toledo gezilerin sırasında karşılaşabildim. ( Madrid ve Toledo'ya ana gitme nedenlerim Prado Müzesi ve Toledo'daki geniş Valezquez, El Greco, Goya, Zurbaran ve Ribera koleksiyonlarını görmekti ) Gördüklerim hayallerimin ötesindeydı ve her resmine bakarken çok heyecanlandım, etkilendim. Bütün sanat, resim severlerin göremesi gereken, ikinci bir benzeri olmayan ruh, renk ve komposizyon dünyası.

..

Küçük Not: Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır. Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir. Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir. Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir. Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır; değişik zevklere, paradokslara düşkündür. Yapmacıklığa, bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar. Ressamlar biçimleri uzatırlar; dördül şekillere, ışığa, garip konulara eğilim gösterirler. Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

HUMAN RESOURCES SPECIALIST

General Qualifications

  • University degree in Labour Economics & Industrial Relations, Business Administration, Industrial Engineering or Economics,
  • Minimum 4 years of experience in HR functions preferably in industrial companies,
  • Significant experience in ISO 9001 standarts and documentation
  • Knowledge of Labour Law is an asset,
  • Good command of both written and spoken English,
  • Proficiency in MS office applications,
  • No military obligation for male candidates.
Competencies
  • An analytical, practical and result oriented personality combined with strong communication and teamwork skills,
  • Creative, persuasive and self-motivated.
Job Description
  • Lead and execute the HR functions of the Company like HR planning, budgeting and statistics, organizational development, recruitment, orientation, performance management, training, career management, compensation and benefits, motivation, R&D of HR functions within corporate strategies and objectives.
Bakınız : Kariyer.net

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

BUDUR YANİ

Pazartesi, Nisan 30, 2007

DİKKAT !!!!!

Pazar, Nisan 29, 2007

BÜYÜK GURUR


Yukarıdaki milyonların içindeyken, özünde demokrat, laik ve Atatürkçü bir Türk kadını olmaktan anlatılamayacak kadar büyük gurur duydum.

Ve eminim Atatürk de işte BUGÜN bizlerle, onun sevgisiyle haykıran milleti ile gerçekten GURUR duydu.

ONU SÖZDE SEVENLER BU DUYGUNUN VE COŞKUNUN NE DEMEK OLDUĞUNU ANLAYAMAZLAR.


Bugün Çağlayan Mitinginden yükselen sesi duymamakta direnenler bilsinler ki geldikleri gibi gidecekler.

.

Cumartesi, Nisan 28, 2007

AKP'de Son Durum

Arınç'ın parmağında oynattığı iki kişi : Erdoğan ve Gül. Bir aptal iki sağduyu sahibi olabileceğini varsaydıklarımızı da böyle maymun etti. Türkiye'de bu oyuna gelmesin. Benim yaşgünüm bu kadronun ölüm günüdür. Çocukları kendinize alet etmeye kalkarsanız varılacak nokta budur. Ha cinsel olarak çocukları istismar etmişsiniz, ha ideolojik olarak . Bence hiçbir farkı yok.

23 Nisan kim için kutlu oldu ?

GENELKURMAY'ın Açıklaması

Bizi; halkı, kendi dinci kafaları ile aptal yerine koymaya uğraşan ve bunu da Atatürk'ün kurduğu "demokratik sistem" kılıfı altında sokmaya çalışan Erdoğan ve kadrosunun Türkiye'yi getirdiği son nokta. Acıdır ki, artık Amerika'yı geçiyoruz, Avrupa bile sizi parmağında maymun etti ve işte sizlerin "ruhları ve akılları" bunu idrak edemeyecek kadar devlet ananesinde cahil. Kıt İnsan Kaynağınızla Devlet kadrolarını kaplayan imamlar sürüsü kulak verin: okuyun, yeterli iseniz düşünün, anlayın ( deneyin ) aşağıdaki yazılanları :

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur'an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Cumartesi, Nisan 21, 2007

CUMHURİYET İÇİN ÇAĞLAYAN MİTİNGİ - İSTANBUL


Ankara'ya gidememenin üzüntüsünü yaşayanlar!

Tandoğan'dan sonra Çağlayan'da miting
İSTANBUL Milliyet Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) öncülüğünde 14 Nisan'da Ankara Tandoğan Meydanı'nda düzenlenen ve yüz binlerce kişinin katıldığı "Cumhuriyet Mitingi"nin benzeri bu kez İstanbul'da gerçekleştirilecek.

"Cumhuriyet İçin Çağlayan Mitingi"nin öncülüğünü yapan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Prof. Dr. Türkân Saylan, tüm Türkiye'yi- İstanbul'a davet etti.

29 Nisan günü saat 14.00'te yapılacak miting için
izin alındığını ifade eden Saylan, "Bu bir memleket meselesidir. Herkes işini gücünü bıraksın, gelsin. Bütün Türkiye'yi davet ediyoruz" diye konuştu.

Saylan, 9 kişilik başvuru komisyonunun, katılımcılara bugünden itibaren duyuruda bulunmaya başlayacağını da söyledi.

Eve's Eyes 2007

.

Pazar, Nisan 15, 2007

Ülke Bölücüsü Adayı ... mı?

CUMHURİYET'İMİZE SAHİP ÇIKALIM '

www.kackisiyiz.com



YUKARIDAKİ RESİM YURTTA GERİLİMİ BU DERECE TIRMANDIRARAK "CUMHURBAŞKANI" İLE BİRLİKTE "ÜLKE BÖLÜCÜSÜ" OLMA SIFATINA DA ADAYLIĞINI KOYUP KOYMAYACAĞINI ÖĞRENMEK İÇİN SABIRLA BEKLEDİĞİMİZ BİR BAŞBAKANA AİTTİR:


T.C. Başbakanı R. Tayyip Erdoğan



Bu başbakan tabii ki kendi taraftarlarını sokaklara dökemez çünkü onun taraftarlarının ağızlarından çıkacak ilk şeyin "Allah-u Ekber" olacağını kendisinin ne kadar "değiştiğini" bildiği gibi bilir. Sayın Başbakan'nın şu an acaba kafasından neler geçmektedir ? ...


Eve's Eyes 2007
.



Amy Winehouse ... nefis bir sesten "Back To Black"...?...
Anlamak, görmek, hissetmek için alim olmaya gerek yok.

Çarşamba, Mart 07, 2007

AKTARMA

Yazılarıma
EVE'S EYES 2007
blog sayfamda devam etmekteyim.
Aktarma için buraya
TIKLAYINIZ

Pazar, Aralık 31, 2006

2006'yı Kapatırken

2005'den 2006'ya Aslı'nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı'nın evsahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007'nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.

2006'nın yüzde yüz bana ait olan en akılcı ve kalıcı ürünü tabii ki düzenli olarak yazdığım blogumdur herhalde. Kimi zaman 'çok mu sosyal hayattan uzaklaştırıyor' diye beni kaygılandırsa bile, yazı yazarken ekran ve klavye başında geçirdiğim saatleri birçok şeye değişmem. Teknolojinin ve yaratıcı yazılımcıların insanoğluna en büyük hizmetlerinden birisi blog sayfalarıdır bence. İkincisi ise 'youtube' un öncülüğünü yaptığı görüntü dosyalarını paylaşıma açan web siteleri olsa gerek.


'2006'yı Kapatırken" EVES EYES 2006'ya bıraktığım 300. ve son yazı olacak. 27 Aralık'tan başlayarak 31 Aralık gün sonuna kadar devam edeceğim yazımda yılı değerlendirmeyi düşünüyorum. Çoğunlukla iyiler, orta kıvamda kızgınlıklar, az da olsa üzüntülerimden bahsedeceğim.

Ocak ayında Amsterdam'la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.

Ocak - AMSTERDAM

Amsterdam'da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam'a giderkenki kafamdaki tek şey Rembrandt'ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. "Neredeler, neredeler" diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist "çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım" dercesine beni itene kadar. Zaten her seyahatimde en çok bu Japonlarla itişip kakıştım. !! Enteresan millet... Rijks Müzesine iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt'ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da "hmmm" dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank'ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.

Katolik Engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra "tak" diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm... Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? ... ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar... ya böyle... Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu ... acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi ? .... :) Tövbe ya ... acı bir şaka gibi ... ve bu adamlar bize barbar diyor :) ... ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip "yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler" deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.

Amsterdam'da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda 'bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam'ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.

Nisan - MADRİD - TOLEDO

Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, "Bak çok ucuz turlar var" . Madrid'e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye'de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra " Peki" dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid'e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali'ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. ( ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum ). ilgisizliği ve umursamazlığı Toledo'da büyük krize neden oldu.

Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40'ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra "ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın" dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10'unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu ingilizcede bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye'ye " Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim" dedim. Kadriye'nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. "Peki" dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye'ye " Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et " diyordum. Metrodan "Sol Maydanı" da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık ... tanrım... Amerikalılar Irak'tan sonra Madrid'i işgal etmiş galiba... iğne atsa yere düşmeyecek bir maganda Amerikalı kalabalığı ... rehber bir iyilik yapıp bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz" dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.

Eski sarayın yanması ile yapımı 1879'da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe'nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları "köylü" olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. "Aman Yarabbi" diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.

Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde " Valla sizin sayenizde İstanbul'da bile olmadığım kadar Madrid'de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim" demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.

Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar ... Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.

Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00'da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye'yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman "istersen çıkabiliriz" desem " yok, ben çok memnunum" cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch'un 'Garden Of Delighs' ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto'yu görmek harikaydı. Botino'nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck'a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye'yi kolundan tuttuğum gibi " sen daha çok yemek yersin" deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra "ya bu çok iyiymiş" deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin " Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer" dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük ... ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major'a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük. :)

Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo'ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid'den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko'nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo'da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo'da sokaklar ( sonrasında Madrid'e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu ) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da "ya grupla buluşamazsak" kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo'da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik ... yani o süre içinde ben El Greko'nun evine de giderdim, Alkazar'a da. Herkesin yüzü asık Madrid'e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi ( Modern Sanat Müzesi ) önünde otobüsten indik.

Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso'nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica'sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica'ya gelince ... önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneşgören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso'ları, Dali'leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye'de sonunda nasibini aldı. :)

Arte Reina Sofia'dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi'ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke'den Jan van Eyck'a, Raffaello'dan Tiziano'ya Bruegel'den Van Dyck'a, Rubens'den Frans Hals'a, Goya'dan Degas'a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh'a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):):):):) çok mütevaziyim... tanrım...:):):)

Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. ( vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast food'cusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler...

Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul'a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.

İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid'de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio'nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa'ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar'da daahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa'da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya'ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio'nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim : Avrupa'da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat yolu ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurdışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder : Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki ( duygusal ve ruhsal ) öneminin farkında olduğundan " Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur" demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. ... Ve işte size Türkiye'nin genel manzarası ... dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.

Mayıs - LİZBON

Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.co'da dolaşırken gördüğüm THY'nın Lizbon'a 111 euro'ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro'ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro'dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada "ben gidiyorum" dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün "yok mu bu aralar seyahat" diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey'e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği'nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak'a da mersi mersi mersi ...

THY'nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rabet görmediğini uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. ( arkadaş olmadığım ama bildiğim biri ) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button'umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00'de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.

Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce "dilerim hep böyle gider" dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon'nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal'e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel seramik fayanslarla bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.

Otel odan ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü birşey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Herşey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir ...

Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, ... herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün ...

Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade ( Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio'ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755'de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.

Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel'in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon'u tepeden görme imkanını buldum. "Hmmm" dedim. "Demek Lizbon'u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim". Bu tarifimden eminim siz de Lizbon'u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı : Pardon, nasıl çıkardık İpek ? ... "-şıp- diye Naz" ... :):):)

Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesinin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.

Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon'nun en eski mahallesi Alfama'ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol'de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki " aman da ne güzel" gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari ... şehrin sanayi bölgesine ait limanından ... pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum :)

Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV'de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga'ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka "özel şeyleri" yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! ... işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki "İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?" ... Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon'a devam edeyim bari.

Alfama'dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanına çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum ( aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol,pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek ( elimdeki kitap öyle diyordu)ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.

Lizbon'daki ilk tam günüm saat 09:00'da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum " neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor" diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? ...Vardığım uç noktanın hiçbiryere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti "Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?"

devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi.... tebrikler İpek

Salı, Aralık 26, 2006

Recommendation

Dirty Pretty Things

Waterloo to Anywhere - 2006
'Waterloo To Anywhere' is the debut album from ex-Libertine Carl Barat's new band, Dirty Pretty Things. An album as English as traffic jams and red telephone boxes, and packed with musical references to both the melodic punk of The Clash and dandy-ish swagger of The Kinks, this record is a must forfans of classic English songwriting, regardless of what generation you are from.

Salı, Aralık 19, 2006

Liste

Canım çok sıkılıyor. Konsere de gitmedim. Çok ama çok sıkılıyorum. Sıkıntı ve mutluluklarım adına 6 parametre belirleyelim : Ben, O, Aile, İş, Arkadaş, Çevre

İşte sıkıntılarımın sıralı listesi : ( detaya girmiyorum )

1. Ben
2. Ben
3. Ben
4. O
5. Aile
6. İş
7. Çevre
8. İş
9. İş
10. Aile
11. İş
12. Arkadaş
13. İş
14. Çevre

İstatistiksel olarak bakıldığında sıkıntılarımın % 36'sı iş kaynaklı.

Peki ya mutluluk kaynaklarım ? :

1. Ben
2. Aile
3. Ben
4. İş
5. Ben
6. Arkadaş
7. İş
8. Arkadaş
9. Ben
10. İş
11. Çevre
12. Ben

Mutluluk kaynaklarımın % 42'sinin kaynağı "Ben" olduğuma göre, bu da genel anlamda kendimle barışık olduğumu gösteriyor.

Bu çalışmadan özellikle bir parametrenin hayatımdaki ağırlığının, kararlarımdaki yönlendiricilik gücünün ne kadar düşük olduğunu çok net görülebilmekte : "O"

Sonuç 1 : Düşündürücü ve sonuçlar aslında -iyi veya kötü- "benim genel hayat politikam"
Sonuç 2 : Desteğe ihtiyacım var. Kendi kafam en doğru çözümleri üretmeye yetmiyor.
Sonuç 3 : Yavaş yavaş acele etmem lazım.

Durumu özetleyen parça yukarıda Spoon'dan geliyor ... The way we get by . Aşağıda ise Kasabian'dan LSF ..


Pazar, Aralık 17, 2006

Günlük filmler, tiyatrolar, konserler

Dışarıda güzel, güneşli bir hava var. Bugün kendimi pazar sersemliğinden sıyırarak sokağa atacağım. Alışveriş yapacağım ve sinamaya gideceğim.

Dün de Taksim'e yürüdüm. "Stranger Than Fiction" - Lütfen beni Öldürme ( Bu nasıl kötü bir çeviridir !!!????? ) 'a gittim. Güzel film. Kahramanımız Harold Clinc'in yazar Karen Eiffel'ın kitabını otobüste okuma sahnesinde çalan The Jam'in That's Entertainment parçası benim için filmin en harika yeriydi. Ayrıca filmde kullanılan diğer parçalar da çok başarılı. Benim özellikle müzikler çok dikkatimi çekti. Piyasaya Soundtrack 'i gelirse alacağım. Sony'den çıkar herhalde.

Filmden memnun bir şekilde çıktıktan sonra Borsa Lokantası'na gidip balık + şarap yaptım. Sonrasında yürüye yürüye, bir parça da market alışverişi ekiyle eve döndüm. Akşam nedeni belirsiz bir şekilde saat 10:00 gibi üstüme bir yorgunluk çöktü ve gidip yattım. Erken yatmanın sonu saat 01:00'de kalkmak olmalı. Şansıma ATV'de hoş bir romantik komedi filmine denk geldim: "Emma ve -birşey-" . Dün ilginçtir ne izlediysem yazarlarla ilgiliydi. Bazen aklıma bir roman yazmak fikri düşüyor ... ama .... silkiniyorum. " Ne işin var romanla, momanla" diyorum. Benim yazmam 'çerezlik', yeter ki gönüller hoş olsun gibi birşey, eni sonu ciddiye alınacak bir tarafı yok yani.

Bugün de hangi filme gitsem diye düşünüyorum. "Köstebek" görmek istediklerim arasında başta yer alıyor. Bakalım. Akşam dönüşte neler yaptığımı yazarım herhalde.

Perşembe akşamı bilgisayar başında yine boş boş ekrana bakarak oturmuş 'birşey unuttum, birşey unuttum' diye düşünürken, o akşam Akbank Oda'nın konserine gideceğimin hafızamdan silinmiş olduğunu farkettim. Hala içim acıyor. Nasıl atladım ?! :(. Belki de gerçekten programlarımı blog'a geçirmeliyim. Buraya yazınca bana hatırlatma oluyor. AKM'ye uğramalıyım ... offfff...

19 Aralık 2006 CRR ADAP Konseri
23 Aralık 2006 CRR Mariinsky Balesi

Aralık ayında millet tiyatrolara resmen hücum etti. -Aralık 2006- Ocak 2007 tiyatro bilet fiyatları 1 YTL kampanyası- nedeniyle Devlet Tiyatrolarından bilet bulmaya imkan yok. Sehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahesinde de Rumuz Goncagül oynuyor ama nafile; onun da biletleri aybaşından tükenmişti. Ali Poyrazoğlu'na gitmeliyim belki de ... Kenterler'i de deneyebilirim.

Cuma, Aralık 15, 2006

Simple Five Senses ( SFS )

I need to see your fingers moving
I need to hear your voice whisperring
I need to smell your skin seizing
I need to taste your lips kissing
and
I need to touch your soul flying

Don't be, can't be, musn't be
as 'simple' as me ...
WBY

Perşembe, Aralık 14, 2006

VESBO TURQUALITY







TURQUALITY® KAPSAMINA GİREN 33 FİRMADAN SEKTÖRÜNÜN "TEK" İ : VESBO


YK Başkanımızın mesajı :

Değerli Novaplast Çalışanları,

Uzun zamandır çalışmaları devam eden Turquality programı neticeleri, Samet Bey’in bildirdiği gibi 13 aralık 2006 gunu açıklanmıştır.

Vesbo markası, ilk desteklenecek 33 firma arasına girerek büyük bir başarı kazanmıştır.

Bu başarı, Novaplast’ın senelerdir taviz vermeden yürüttüğü çalışmaların sonucunda meydana gelmiştir. Başarı hepimizindir.

Bu belge, hem firmamız ve şahsımızın itibarına, hem çalışanlar olarak Sizlerin itibarına yapılmış çok değerli bir katkıdır.

Hepinizi tebrik ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.

Faruk Berksan

GM Mesajı :
Sayın Çalışma Arkadaşlarım,

Firmamız Novaplast’ın, VESBO markası ile Turquality Destek Kapsamına alınmış olmasından duyduğum mutluluğunu sizlerle paylaşmak isterim.

Firmamız geçen sekiz ay içerisinde, uzmanlığı dünyaca kabul görmüş olan Deloitte Denetim ve Danışmanlık firması eşliğinde Dış Ticaret Müsteşarlığı müfettişlerince çok detaylı bir şekilde incelenmiş ve Sn. Devlet Bakanımız Kürşat Tüzmen’in “10 senede 10 Türk Dünya markası Yaratma” projesinde desteklenmeğe layık görülmüştür.

Ekte konuyla ilgili bilgi yazımız vardır.

Bu vesileyle, gerek incelemeler sırasında, gerekse çalışmalarıyla sürekli olarak firmamızın bu seviyeye gelmesinde emeği geçen sizlere teşekkür etmek isterim.

Hedefimiz VESBO’yu 10 sene içinde bir Dünya markası yapabilmektir.

Saygılarımla,

Samet Samedi
Genel Müdür


İA'nın blog mesajı :

Şirketim; Vesbo markası, yöneticilerim ve çalışma arkadaşlarımla gurur duyuyorum. VESBO'yu bir dünya markası yapacağız.
.

Firmalar nasıl seçildi?
Firmaların TURQUALITY® kapsamına alınabilmesi için, bağımsız bir danışman kuruluş olan Deloitte ile işbirliğine gidilerek seçim için kriterler oluşturuldu. Buna göre, gelişim potansiyeli olan değişik sektörlerdeki firmalar 10 ayrı performans başlığı altında değerlendirildi. Bu değerlendirme kapsamında Deloitte Danışmanlık, marka destek havuzundaki firmaları teker teker ziyaret ederek, 3 ana ve 10 farklı performans bazında inceledi. Deloitte Danışmanlık, söz konusu performans kriterleri doğrultusunda firmalara yönelik ön inceleme yaparak TURQUALITY® Çalışma Grubu’na bir değerlendirme raporu sundu. Söz konusu raporu Çalışma Grubu istişari görüşü ile birlikte Dış Ticaret Müsteşarlığı’na (DTM) sundu. Yapılan değerlendirme sonucunda DTM hangi firmaların kapsama alınıp alınmadığına karar verdi.

.
Kapsama alınan markaların listesi:
Alix Avien, Atasay, BGN, Bossa, Colin's, Cross Jeanswear Company, Damat-Tween, Derri, Desa, Duru, ECA, Efes, ETİ, Gilan İstanbul, Goldaş, Hamam, Hidromek, İpekyol, Jimmy Key, Koton, LTB, Network, Öztiryakiler, Pınar, Ramsey, Sarar, Serel, Şölen, Taç, Temsa, Vesbo, Vestel, Zen.

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Geveze in the morning

Google'da "Geveze in the morning blog" u arar iken hasbel kader benim bloguma savrulmuş olan sayın kişi,

Sizi bunca yazı, resim, ıvır, zıvır kalabalığı içinde fazla yormayalım ve derhal yönlendirelim :

Geveze'nin bahsinin geçtiği şiirim için bakınız : 01 Mart 2006 - İhmal

Sevgilerimle,

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Plane Weird

..... and I don't know what to do. Such weird things always happen only to me !
Why ? ... am I that weird or you or both ?
Yes, I'm her,
the one who dances within the crowds facing you for an hour;
the latitudinarian stranger.

To see a world in a grain of sand,
And a heaven in a wild flower,
Hold infinity in the palm of your hand,
And eternity in an hour.
- William Blake -

Pazar, Aralık 10, 2006

The Final Judgement



Somethings can not be judged ... like the love of Mozart ... like the love of God
Vladamir Horowitz plays Mozart Piano Concerto No. 23, II. Adagio. Orchestra del Teatro Alla Scala, Carlo Maria Giulini conducting.


Encore performance of Mozart's Piano Concerto No. 21, Mvmt II

Cumartesi, Aralık 09, 2006

... = ...

A bottle of fine Greek wine,
A nice movie on TV
Some fine cheese on my plate
What can I ask for more ?
... you ?
Oh god, please ... don't

Hazırlanmalıyım

Dün gece annemlerde kaldığım için sabah erkenden kendimi müzelere atma planım suya düştü. Annemlerden çıkıp evime gelmem saat 12'yi buldu. Bakalım saat şimdi kaç ? ... saat 14:50. Harika ! Günün yarısı geçti bile. Hazırlanmalıyım.

Erkan işlerini halledemediği için dün dışarı çıkamadık. Bir değişiklik yapıp (!) bütün gece bilgisayar başında oturup youtube'da müzik ve vs. dinledim, izledim. Bu akşam için arkadaşlarımı arayabilirim ama canım istemiyor.

Alıp başımı yine gidesim geldi uzaklara.
Hiç bilmediğim insanların yaşadığı,
hiç bilmediğim yerlere.
Kendimden başka herşeye,
herkese yabancı olduğum için
kendimi de unutabileceğim anlara.
Mesela eski Lizbon'da
sahil kenarında taşa oturup dakikalarca
açıkları,
etraftaki insanları,
önümde yatan ayaş adamı
izlediğim gibi
veya
dar sokaklarında yavaş yavaş yürürken
"bu şehri, bu insanları da çok seviyorum"
dediğim gibi.

Özgür, sakin, kaygısız
ve mutlu, o anda içimdeki
"yaşıyor olmak" hissini istiyorum.
Bağımsızlığın bağımlılığını yaşama hissini

...herkes kendi olmalı,
...yerinde kaçmalı,
...yerinde dönüp gidebilmeli,
...yerinde ise gözünü kırpmadan bir başkası için ölebilmeli
...aklı delicesine korkarken, yüreği onu cesaret ile sürükleyebilmeli,
...bilinmeyenin sarhoşluğu ile geçmişe, şimdiye, geleceğe sarılabilmeli.
...kendini bir saniyede darmadağın edip, sonra yıllarca uğraşarak toparlayabilmeli.
...seçmeli, eklemeli, denemeli ve atmayı da bilmeli.
...hayat bir yap-boz bulmaca ise, onu her bozduğunda yeni bir resmin hayaline kendini bırakabilmeli,
...en çok da sevmeyi bilmeli

Cuma, Aralık 08, 2006

Bavul Olayı

Yazayım, yazmayayım, ... yazayım, ne yazayım, ... yazıp da ne saçmalayayım, ... Orhan Pamuk'un babasından kalan bavulu var, benimse hiçbirşeyim yok gibisinden mi kaygılanmalıyım, ... belki de ben de bana bir bavul bırakılmasını beklemeden kendime bir bavul, olmadı bir sırt çantası almalıyım ? .... diye düşünüp duruyorum ... semboller bir yana, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülü konuşmasını beğendim. Yani neredeyse kitaplarını okuyacak kadar oldum. Kimbilir okuyadabilirim. Cevdet Bey ve Oğullar, Beyaz Kale ve Sessiz Ev dışındaki kitaplarını okumadım. Okuduklarımı beğenmiştim. Kalanları okumamamın çeşitli nedenleri var. Bu nedenleri yazarak vakit kaybetmek istemiyorum. Orhan Pamuk'u okumak veya okumamak üzerine de ayrıca bir düşünce etabı yaşayacağım gibi görünüyor. Edebiyat, siyaset, tarih, gerçeklik, hayal gücü, yaratıcılık, araştırmak, saçmalamak, bozuk Türkçe gibi girdiler üzerine zihnimde sanırım oldukça uzun bir yürüyüşe çıkmalıyım.

Çember.net'e uzun süredir girmemiştim. Dün posta kutuma gelen bir mesaja öylesine tıklayınca yine kendimi moderatörü olduğum Yeme-İçme Forumunun içinde buldum. Bu arada yılın yüz karası olarak Mutfak Kültürü Atölyesi'nden devamsızlık ve "ödevlerimi yapmadığım" gerekçesi ile atıldığımı paylaşmak isterim. Utanıyor muyum ? Hayır. Ben baştan söyledim : ben yemek yapmayı sevmiyorum ve sevmemeye de devam edeceğim. Bu dünyaya bazıları yemek yapmaktan keyif alacak şekilde programlanarak gelmiş olabilir ama ben bu kitleye dahil değilim. Herneyse, çember.net'e girip iki-üç mesaj bırakmak hoşuma gitti, bunu tekrarlamalıyım diye karar verdim.

Biraz önce Erkan'la msn'de yazıştık. Eğer o akşam programını ayarlayabilirse Taksim'e şarap içmeye gideceğiz. Umarım ayarlanır çünkü şu an sıkılıyorum ve hava almaya ihtiyacım var. Kendimi bilgisayar kölesine dönüştürdüm resmen. Cumartesi günü de atacağım kendimi sokağa sabahtan, müze gezeceğim. Koç Müzesindeki Da Vinci sergisine hala gitmedim. SSM'ne de Cengiz Han sergisi geldi. Gezmeliyim, görmeliyim, şaşırmalıyım, "bak şu adamların işine" demeliyim, hayran olmalıyım, kafam yüzyıllar öncesine gitmeli..... sonra "ama o zamanda tuvalet kağıdı yoktu" deyip eski zamanlarda yaşama hülyalarımdan apar topar geri dönmeliyim .... evet ayan beyan görülüyor ki "Ben bu aralar -biraz- sıkılmışım".

Genel anlamda hayatımdan memnun olmakla beraber, saç diplerimin altındaki kemik yapısının gerisinde pirelerin zıplayıp, hoplayıp, dans ederek, parende atıklarını ve hatta arada "la lal lalalal la la" şeklinde şarkı dahi söylediklerini hissedebiliyorum. Buna gerçek hayatta -biz normal insanlar- "yaşam coşkusu" diyoruz ancak eklemeden de duramıyoruz : "Akacak kan yerinde durmaz " = "akacak İpek'in yerinde durabildiği görülmüş mü?"... hmmm... hmmmmm.... akayım akayım da nereye ? .... ben en iyisi hafta sonu kendime üç-beş konser, tiyatro bileti alayım. Kedim Lulu ( artık Kurtköy'de bir hemşirenin yanında yaşamına devam ediyor) evden sokağa çıkıyorum diye başkalarının dairelerine camdan girer, evlerini dolaşır, her tarafı tüy yapar, insanları korkuturdu. Başkalarının evlerinde dolaşmak ona sokakta dolaşmaktan daha büyük mutluluk verirdi. ( Sonunda üç komşumun kapıma gelip şikayet etmelerine neden olmuştu) Ben de kendimi bir parça Lulu'ya benzetiyorum. Ben de kendi kafam dışında başkalarının kafalarında ( sanatçılar, oyuncular, politikacılar, ... ) dolaşmaktan büyük zevk alıyorum. Konserler, tiyatrolar, sergiler benim bu nedenle çok hoşuma gidiyor. Eserleri üreten insanların kafaları ile beni buluşturuyor. Acaba bu bir çeşit asalaklık olabilir mi ? veya otomobilleri çok seven bir insanın sürekli farklı markalara, modellere binmesi ? Düşünsenize milyarlarca marka, model var ... bir ömür yetmez hepsi ile tanışmaya ...

Belki de ben gerçekten artık evlenmeliyim ve çocuklarım olmalı. Ufff ... bilmiyorum ... çok zor işler bunlar, aptallaşmaya çok müsait, duygusal konular ... bilmiyorum. Bakın, ben demiştim yazının başında "ne saçmalasam " diye. İşte başladım saçmalamaya. ( Bunu kaç defa müzakere ettik İpek ?. Bir insanın evleneceği varsa evlenir, yoksa evlenmez. Üstünde çok durmaya gerek yok. Toplumsal kalıplar veya yaradılış gereği şeklindeki şartlanmalara kapılmalı mıyız ? Hayatta bazı şeyler bireyin kontrolü dışındadır. (veya ben öyle olmasını istiyorum, zaten farklı birşey yaşanamayacağı, nefes almak kadar doğal olduğu için ) Bunlardan en önemlisi ise evlilik kurumudur. Dönüyoruz dolaşıyoruz yine aynı yerde takılıyoruz. Neden ? )

Çarşamba, Aralık 06, 2006

My answer

to your questions : You are a very easy going person for me. You are clever, sensitive, honest and hard working. I just let my love flow ... with my breath, with the wind, with the birds, with my thoughts, with my soul. Suspicion soils and you are pure. You'll always be pure because very few people on this earth have the strenght that your soul has.

I love you because you are worth loving.

Who knows what who knows ?

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Evevev - deneme

Annemlerde Alp'in CV'si ve başvuruları ile uğraşırken üstüme afaganlar bastı. Bir anda içimdeki ses 'sen de kayıt yapıp youtube'a koy' dedi. Aslında tembelliğimden sıyrılıp video kamerası ile kaydettiğim Amsterdam, Madrid, Toledo, Lizbon ve gemi gezisi görüntülerimi Youtube'a aktarabilirim ama ... kim uğraşacak onları onar dakikalık paketler haline dönüştürmek için ? !!... yukarıdaki, her ne hikmetse sadece 8 saniye olarak aktarılan görüntü aslında 5 dakika. Alp'in bilgisayarının kamerası ile çektim. Ses yok. Acaba neden sadece 8 saniye aktarmış ? Neden ses yok ? Ben niye böyle bezgin ve baygın çıkmışım ? Yoksa bilgisayar başında ben hep mi böyleyim ? hmmmm.... bence daha da beterim ... falan falan ...

Pazar, Aralık 03, 2006

I LOVE FB

İŞTE BUDUR :

FENERBAHÇE 2 - GALATASARAY 1

Değişim

EVE'S EYES 2006'ya 31 Aralık itibariyle son yazımı yazarak şu an içinde bulunduğumuz yılın bütün ağırlığını kaldıran bu defteri sonlandıracağım. 1 Ocak günü ile beraber EVE'S EYES 2007'de yazılarıma devam edeceğim.

Yıl yeni olunca blog sayfamın yapısı da bir parça farklılaşsın istedim ve Blogger'ın hazır kalıplarından hoşuma giden birini seçerek uygulamasını başlattım. http://ia3eveseyes.blogspot.com adresinden ulaşılabilecek yeni görüntü hakkındaki düşüncelerinizi bana iletebilirseniz çok sevinirim.


Buraya tıklayın

Cumartesi, Aralık 02, 2006

YARADILIŞ

Psikometrik Teknikler eğitimi sayesinde kendimle ilgili, bildiğim, ancak sayısal olarak hiç onanmamış iki gerçeği ortaya çıkarmış oldum; 1 . problem çözmek üzerine üstün yeteneğe sahibim. 2. Fizik algılama ( iki - üç - dört - beş boyut )kavramı üzerine ise üstünün bir altıyım.

Hoşuma gitti mi ?

Gitti.

:)

İnsanları şaşırtmak hoş birşey. Belirlenmiş sürenin 1/5'inde bütün problemleri çözebilmek harika birşey. İnsanlar dakikalarca ellerindeki parçalarla kıvranırken onları izlemek garip bir haz veriyor insana.

Ayrıca problem çözme yeteneği olarak beynimin kendine has çok orjinal bir sistematiği olduğu da ortaya çıktı. Bu orjinalliğin kökeni ise solaklığım. Diğer taraftan, beynimin sol-sağ lopu dengelerinin %50-%50 olması da bu orjinallikteki diğer bir etken bence. Bununla ilgili kelimeler üzerine kurulu bir teste de 6 yıl önce girmiştim. Bu test sonrasında kadınlarla erkeklerin beynilerini farklılaştıran ana etkenin bende mevcut olmadığını öğrenmiştim. Ben beyin işleyişi olarak her iki cinse de ait olmıyorum. Ne kadınlardaki gibi sol, ne de erkeklerdeki gibi sağ lop üstünlüğüm var. Ne garip değil mi?

Herkes bana hep sorar "sen niye böylesin" diye ...

Bu sorunun doğru adresi ben değilim; yapabileceğim hiçbirşey yok ; YARADILIŞIM BÖYLE

Herşeyden komik olan, bu yeteneklerimi benden veya testlerden önce bilmeden keşfeden kişi annemdir. Ben 4-5 yaşındaydım. Evde annemin arkadaşları vardı. Salondaydık. Ben halı üstünde lego tipi ve ablamın kırık oyuncak parçaları ile oynuyordum. Hiç unutmuyorum, annem arkadaşlarına "Bakın şimdi o elindeki kırık dökük şeylerle neler yapacak" demişti. Burada sorun ne diyebilirsiniz ? Sorun şu ki, benim maalesef hiç yeni oyuncağım olmamıştır. Yeniler hep Başak'a giderdi. İlkokula geçince ise ben zaten evde durmayan azgın bir sokak çocuğu olmuştum. İlk bisiklet kazam da bu yıllara denk gelir. Yokuş aşağı son sürat çöp bidonlarına girmiştim. O bisikleti bir daha kullanamadım. Bacaklarımda hala izler durur. :):). Bir de çöplükten yamulmuş bisikleti alıp kanlar içinde yokuş yukarı eve kadar itmiştim. Annem kapıda beni o halde görünce bayılacaktı neredeyse. Aaaaaa ne güzel çocukluk anıları .... Bir diğer çözüm üretme hikayem ise yine aynı yaş dönemine ait. Yatağımda bir öyle, bir böyle takla atarken birden kafam kalorifer birleşiverdiler.!!! Bir bakayım ki boylu boyunca yarılan kafamdan akan kan ile yatak rezil olmuş. Can değil kesinlikle sadece annemin yatağı kan yaptığım için çok kızacağı korkusundan temizlik eşyalarının durduğu odaya kaçtım apar topar. Kafama ilk bulduğum "yer bezini" yapıştırdım. Orada ne kadar kaldığı hatırlamıyorum ama yokluğumu farkedip veya kanları görüp beni aramaya başlamışlar ki, birden odanın kapısı açıldı. Ben köşeye çömelmiş, kafamda yer bezi korku içinde oturuyordum. Başak "Anne burada" diye bağırdı. Annem beni görünce dehşete düştü. Kanamayı durdurmak için benim çözümümden daha beter birşey yaptı. Sonrasında hastaneye götürüldüğümde doktorlar bana değil anneme çok kızdılar çünkü annem kafama bir kutu pudra dökmüştü, evet kanama durmuştu ama yarığa yapışan pudra taneleri betona dönüşmüştü. Bütün pudra temizleninceye kadar doktorlar kafama dikiş atamadı. :):):) Hayatımda ilk defa bacağı kopmuş birini orada kafama dikiş atılsın diye beklerken gördüm. Bir trafik kazazedesiydi ve sedye ile yanımda bırakıverdiler Doktorlar beni ters yöne oturtana kadar öyyyleeee bakmıştım adama ve kopmuş bacağına... Daha da çok anım var ama ...aaaaa...annemin çıldırdığı bir başka çözümüm de .... Ben kuskustan nefret ederdim çocukken. Annemde sık sık yapardı. Annem tabağıma kuskus koyduğu öğünler benim için biraz uzun sürerdi ama tabağımı da hep bitirirdim ( !!!! ) Annem Ahmet Rasim Sokak'taki evden And Sokak'a taşınırken o kuskusların nereye gittiğini maalesef ki keşfetti. Benim için parlak günlerden biri değildir doğrusu. Annem yıllar boyunca evdeki bir umum vazonun içine attığım kurumuş ve yapışmış kuskusları buldu. O vazoların içinde hala kuskusların izi vardır. Hala bakar bakar gülerim. Hele bir tane kocaman vazo vardı ... uf uf uf ... :):):) Şimdiki patronum Faruk Bey'in benim o "İpek" olduğumu öğrendiğindeki ilk cümlesi "sen çok azgın bir çocuktun" olmuştur. Kimbilir o neler hatırlıyor ?! :)

Sonra bu tip sorunlara çözüm üretme anılarım ortaokul ve lisede devam etmiştir. Annemin yarı hayatının muavin odalarında geçtiğini söyleyebilirim. Bir süre sonra annem bıktı ve ablam üniversiteye başlayınca onu velim olarak gönderir oldu. Hala TED'de efsane olarak anlatıldığını bildiğim "çözümlerim" vardır.:):) Bence en hüzünlü çözümlerimden biri ise hocanın dolabından sınava 2 ders kala çaldığım kimya testi sorularına kazıklığından dolayı kimsenin doğru cevapları bulamaması ve 10 üzerinden ben de dahil herkesin "3" almasıdır.

Üniversitede istatistik imtihanında yaptıklarımı hatırladıkça ben bile inanamam. İnsanın beyninin bazen kendinden öte birşeye, bir varlığa, bir mekanizmaya dönüştüğüne inanırım ben. İpek'ten ayrı bir beyin var şu kafatasının içinde derim hep. Problem çözmek bir yaratıcılıktır aslında, o anda siz siz değilsinizdir artık, o an benliğinizden sıyrılır ve ilahi bir güçle birleşirsiniz adeta.

Nihayetinde Blog'a yazmaya başlamam da bir soruna beynimin ürettiği çözümdür, "anlaşılamama", genelde 3. kişilere kapalı tuttuğum beynimi bir parça açmak belki. Beyin olarak birinci yılım kutlu olsun, daha nice nice yıllara ...

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Babil

Bugün eğitimdeydim. Psikometrik teknikler eğitimi. Saat beşte biten ilk gün programı sonrasında adımımı kararmış ve soğumuş İstanbul sokaklarına attım. Eve de gitmek istemediğimden yakınlardaki bir sinemaya doğru yöneldim. İzlemek için seçtiğim film "Babil" oldu. ... çok yerinde bir seçim yapmışım.

Annem mutlaka görmelisin diyerek ilk ve tek yönlendirmeyi telefonda geçen hafta yapmıştı. Filme oyuncu kadrosuna bile bakmadan girdim. Brad Pitt, Cate Blanchett, Gail Garcia Bernall'ı görünce de çok şaşırdığımı soylemeliyim.

Ne diyeyim ? Ben böyle film çeken yönetmenleri yüreğimin ve beynimin en derinlerinden sızlaya sızlaya 'kıskanıyorum'.

Filmin yoğun temposunda Meksikalı bakıcı kadının çocukları çölde bırakıp yardım aramaya çıktığı sahnede bir ara ayağa kalkıp "yeterrrrrrrrrrrrrrrr" diye bağıracaktım. Avladığı hayvanların kafalarını duvarına asan japon babanın eşinin kendisini kafasından vurarak intihar ettiğini öğrendiğimdeyse "Tanrım" dedim. 'Medeni' akranlarının ölüme terk ettiği Amerikalı kadına ilkel ve barbar gözü ile bakılan fakir insanların sahip çıkması ise bize neyi gösteriyordu ? Medeniyetin kalan tek dişinin de mi düştüğünü ? Fas'lı küçük çocuğun basit bir isabet ettirme-rekabet oyunu ile başlayan sürecinin abisinin ölümüyle sonuçlanması bir trajedi miydi, cehalet mi, yoksa filmin bütününde "bak, bak, bak" diye gözüme sokulmaya çalışılan, hangi dil, hangi ırk, hangi kıta, hangi gelir düzeyinde olursak olalım hepimizin sadece basit birer insan olduğu muydu?

Dönüyoruz dolaşıyoruz etme-bulma dünyası diyoruz. Bizden öyle üstün bir güç var ki, bir zincirin milyarlarca halkasından biri olarak beni bütün dünyadaki insanlara bağlıyor, beni onlardan sorumlu kılıyor. Bizler dil, din, coğrafya olarak değil ama dünya üzerinde düşünebilen yegane varlık olarak tek ırkız; olabiliyorsak eğer, bizler 'insanız'.

www.paramountvantage.com/babel/

Pazar, Kasım 26, 2006

bak bakabildiğin kadar ... sanki ...

Ekran bana bakıyor
Ben kafamın içine bakıyorum
Kafamın içi hayallerime bakıyor
Hayallerim geleceğe,
Gelecek ise imkanlı olasılıklara ve
öngörülmeyenlere.
Çok güzel.
Hepimiz gözü dikmiş bir yere bakıyoruz
da
bir türlü dönüp birbirimizle bakışamıyoruz

Yani nasıl oluyor?

:)

Saçma sapan, hepimiz ne benciliz.
Ortak tek hasletimiz,
hepimiz en başta yaşamı tüketiyoruz.

Örneğin ben şimdi hazırlanıp saat 20:00 deki CRR Senfoni Orkestrasının konserine gideceğim. Salon yine boş olacak. Gerileceğim, üzüleceğim, bozulacağım, sinirleneceğim, konser boyunca yarı bunalım halinde dalıp dalıp gideceğim. Ben deli miyim ? Başkalarının klasik müziğe ilgisizliğinin sorumluluğunu acaba niye ben sırtlanıyorum ?

Sorarım, bir insan "göz göre göre" kendine bu şekilde işkence yapar mı, bir yaşam böyle tüketilir mi ? Yazık bana. :( Bakın saat 18:00 ve daha şimdiden gerginlikten damarım atmaya başladı ...

KONSER ARASI ( 20:00 - 22:00 )

Konserden kanat takmış uçarcasına mutlu döndüm. Birincisi çok güzel bir konserdi. İkincisi salon doluydu. Üçüncüsü .... üçüncüsü yok. Daha ne olsun ! :) Hmmm ... olur olmadık zamanlardaki alkışları saymazsak eğer ...

Konser Rossini'nin "Sevil Berberi" operasının uvertürü ile açıldı. Ardından gecenin solisti Min Lee geldi sahneye. Erick Friedman'nın Yale Üniversitesi'nde yetiştirdiği bu Singapur'lu genç yetenek Tchaikovsky'nin bestelediği tek Keman Konçertosunu nefis yorumladı. Biste ise Paganini çalarak salona gerçek yeteneğini gösterdi. Mesela benim ağzım açık kaldı. Paganini dinleyince hep kaşlarım çatılır. Paganini'nin geçirdiği eklem hastalığı sonucu el parmaklarında oluşan yapısal deformasyon, ona keman ile başkalarının hiçbir zaman kendisi gibi çalamayacağı besteler üretme ve değişik teknikler geliştirme imkanını sağlamış. Eğer zaman makinası olsaydı Paganini'nin kendisinin çaldığı bir konserine gitmek isterdim . Aranın ardından ise Schumann'nın 3 numaralı mi bemol majör senfonisi seslendirildi.

Konserin birinci yarısı muhteşemdi. Benim için ikinci yarı birinci yarıyı düşünerek geçti. Aşağıda Maxim Vengorov yorumu ile Tchaikovsky'nin Keman Konçertosunun ilk bölümünden bir kesit var. Ben de birazdan yatağıma gidip, aynı besteyi Itzhak Perlman'nın bendeki cd kaydından dinleyerek uyuyacağım.


<