EVE'S EYES
*
at my new addres
Dünyayı nasıl görmek isterseniz öyle bakarsınız. İşte benim baktığımda gördüklerim...diğer bloglarım http://ia2eveseyes.blogspot.com ve http://ia3eveseyes.blogspot.com


some lyrics on early Zeppelin albums. The passion for diverse musical experiences drove Plant and Page to explore the African continent, specifically Morocco which they both revisited during their reunion album No Quarter in 1994. From blues, to folk, to African tribal music, Plant enjoyed diverse influences.

Rönesans resminin en sevdiğim sanatçısı El Greco.

El Greco'nun eserlerinde aynen Tintorentto'da görüldüğü gibi figürler uzarlar. Fakat Tintorentto'da çizime dayanan belirginlik Greco'da yoktur. Tintorento klasiğin desenci yönünü terketmiştir. Yüzlerde tenin optik izlenimi biçimlendirilmemiştir. Halbuki El Greco'da, form değil madde haline gelmiş yüzler, vücutlar boyanmıştır. Böylece baroğun önemli özelliklerinden biri olan maddesel yapıya, daha bir yaklaşım sağlanmıştır. Rönesans, doğa etüdü ve mistik bir dünya görüntüsü içinde olmamasına rağmen insan formuna, form güzelliğine önem vermiş, fakat ten anlatımına yani etin maddesel görüntüsüne girmemiştir. Dünyeviliğe en uzak olan ülke İspanya'da insan maddesinin anlatımına El Greco'daki gibi en çok yaklaşan resim sanatı peki nasıl ortaya çıkmıştır ? Bu önemli bir paradokstur.
Picasso'nun "Avignonlu Kadınlar" resminin esin kaynağı olan El Greco'nun
"Beşinci Mührün Açılışı" adlı kompozisyonunda adeta gökyüzüne yükselircesine uçan kadın ve erkek çıplak figürler görürüz. Bu insanların vücutlarıyla elleri ve kolları, sanki gotiğin alevleri etkisindeki dalgalı hatları yansıtıyor. Doğaüstü bu yaratıklar sanki yere basmıyor. Onlar için mekanın önemi yok gibi. Gerçekten Rönesans resimlerinde ne denli mimariye dayanan bir mekan görüyorsak, El Greco'da da o kadar mekan fikrinden uzak bir anlayış resimlere hakimdir. O çok dindar olduğundan daima bir ahiret özlemi yaşamıştır. El Greco hareketi resime sokmuş ve maniyerizmi ( bakınız aşağıda Küçük Not ) en yüksek noktasına getirmiştir.
İspanyollar ona "ruhları gören kişi" diyorlardı. Benim El Greco'ya hayranlığımın başlangıcı, bütün çocukluğum boyunca koridorumuzda asılı olan reprodüksiyonu "Laokoo"'yu ( solda ) buraya koymadan edemedim. Arka planda Toledo olarak resmedilen yer aslında Truva ve Truva atının betimlemesidir.
El Greco'nun "Toledo Manzarası", onun mistik, karanlık ruhunu manzarada yansıtan en önemli eserdir. Böylece manzara resminin insan ruhunu yansıtan bir eser çeşidi olabileceğini anlıyoruz. Toledo üzerine çökmüş kötü, karanlık bulut onun resminde su buharından öte birşeydir. Bu duygulu anlatım El Greco'nun ruhsal durumunun biçimlere nasıl büründüğünü göstermektedir. Bu yönden bakılırsa El greco bir ekspresyonisttir ve bu nedenle çağımızda büyük önem kazanmıştır. Sanatçı bu resminde arkada Alkazar'ı, katedrali ve kalesi ile görünen Toledo şehri üzerine melankolik, felaket öncesi beliren sessiz atmosferi kendi ruh durumunu yansıtması için kullanmıştır. Bu sanki bir kabusun optik görüntüsü gibidir. ( aşağıda )

Ben El Greco'nun birçok eseri ile İspanya ve Toledo gezilerin sırasında karşılaşabildim. ( Madrid ve Toledo'ya ana gitme nedenlerim Prado Müzesi ve Toledo'daki geniş Valezquez, El Greco, Goya, Zurbaran ve Ribera koleksiyonlarını görmekti ) Gördüklerim hayallerimin ötesindeydı ve her resmine bakarken çok heyecanlandım, etkilendim. Bütün sanat, resim severlerin göremesi gereken, ikinci bir benzeri olmayan ruh, renk ve komposizyon dünyası.
..
Küçük Not: Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır. Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir. Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir. Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir. Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır; değişik zevklere, paradokslara düşkündür. Yapmacıklığa, bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar. Ressamlar biçimleri uzatırlar; dördül şekillere, ışığa, garip konulara eğilim gösterirler. Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.
General Qualifications

Arınç'ın parmağında oynattığı iki kişi : Erdoğan ve Gül. Bir aptal iki sağduyu sahibi olabileceğini varsaydıklarımızı da böyle maymun etti. Türkiye'de bu oyuna gelmesin. Benim yaşgünüm bu kadronun ölüm günüdür. Çocukları kendinize alet etmeye kalkarsanız varılacak nokta budur. Ha cinsel olarak çocukları istismar etmişsiniz, ha ideolojik olarak . Bence hiçbir farkı yok.
Bizi; halkı, kendi dinci kafaları ile aptal yerine koymaya uğraşan ve bunu da Atatürk'ün kurduğu "demokratik sistem" kılıfı altında sokmaya çalışan Erdoğan ve kadrosunun Türkiye'yi getirdiği son nokta. Acıdır ki, artık Amerika'yı geçiyoruz, Avrupa bile sizi parmağında maymun etti ve işte sizlerin "ruhları ve akılları" bunu idrak edemeyecek kadar devlet ananesinde cahil. Kıt İnsan Kaynağınızla Devlet kadrolarını kaplayan imamlar sürüsü kulak verin: okuyun, yeterli iseniz düşünün, anlayın ( deneyin ) aşağıdaki yazılanları :
Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.
Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.
Bu bağlamda;
Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur'an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.
22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.
Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.
Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.
Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.
Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.
Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.
Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.
Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.


2005'den 2006'ya Aslı'nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı'nın evsahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007'nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.
Ocak ayında Amsterdam'la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.
Ocak - AMSTERDAM
Amsterdam'da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam'a giderkenki kafamdaki tek şey Rembrandt'ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. "Neredeler, neredeler" diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist "çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım" dercesine beni itene kadar. Zaten her seyahatimde en çok bu Japonlarla itişip kakıştım. !! Enteresan millet... Rijks Müzesine iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt'ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da "hmmm" dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank'ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.
Katolik Engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra "tak" diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm... Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? ... ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar... ya böyle... Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu ... acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi ? .... :) Tövbe ya ... acı bir şaka gibi ... ve bu adamlar bize barbar diyor :) ... ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip "yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler" deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.
Amsterdam'da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda 'bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam'ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.
Nisan - MADRİD - TOLEDO
Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, "Bak çok ucuz turlar var" . Madrid'e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye'de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra " Peki" dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid'e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali'ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. ( ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum ). ilgisizliği ve umursamazlığı Toledo'da büyük krize neden oldu.
Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40'ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra "ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın" dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10'unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu ingilizcede bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye'ye " Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim" dedim. Kadriye'nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. "Peki" dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye'ye " Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et " diyordum. Metrodan "Sol Maydanı" da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık ... tanrım... Amerikalılar Irak'tan sonra Madrid'i işgal etmiş galiba... iğne atsa yere düşmeyecek bir maganda Amerikalı kalabalığı ... rehber bir iyilik yapıp bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz" dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.
Eski sarayın yanması ile yapımı 1879'da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe'nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları "köylü" olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. "Aman Yarabbi" diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.
Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde " Valla sizin sayenizde İstanbul'da bile olmadığım kadar Madrid'de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim" demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.
Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar ... Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.
Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00'da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye'yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman "istersen çıkabiliriz" desem " yok, ben çok memnunum" cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch'un 'Garden Of Delighs' ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto'yu görmek harikaydı. Botino'nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck'a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye'yi kolundan tuttuğum gibi " sen daha çok yemek yersin" deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra "ya bu çok iyiymiş" deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin " Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer" dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük ... ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major'a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük. :)
Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo'ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid'den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko'nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo'da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo'da sokaklar ( sonrasında Madrid'e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu ) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da "ya grupla buluşamazsak" kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo'da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik ... yani o süre içinde ben El Greko'nun evine de giderdim, Alkazar'a da. Herkesin yüzü asık Madrid'e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi ( Modern Sanat Müzesi ) önünde otobüsten indik.
Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso'nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica'sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica'ya gelince ... önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneşgören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso'ları, Dali'leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye'de sonunda nasibini aldı. :)
Arte Reina Sofia'dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi'ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke'den Jan van Eyck'a, Raffaello'dan Tiziano'ya Bruegel'den Van Dyck'a, Rubens'den Frans Hals'a, Goya'dan Degas'a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh'a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):):):):) çok mütevaziyim... tanrım...:):):)
Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. ( vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast food'cusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler...
Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul'a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.
İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid'de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio'nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa'ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar'da daahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa'da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya'ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio'nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim : Avrupa'da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat yolu ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurdışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder : Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki ( duygusal ve ruhsal ) öneminin farkında olduğundan " Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur" demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. ... Ve işte size Türkiye'nin genel manzarası ... dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.
Mayıs - LİZBON
Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.co'da dolaşırken gördüğüm THY'nın Lizbon'a 111 euro'ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro'ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro'dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada "ben gidiyorum" dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün "yok mu bu aralar seyahat" diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey'e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği'nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak'a da mersi mersi mersi ...
THY'nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rabet görmediğini uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. ( arkadaş olmadığım ama bildiğim biri ) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button'umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00'de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.
Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce "dilerim hep böyle gider" dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon'nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal'e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel seramik fayanslarla bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.
Otel odan ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü birşey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Herşey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir ...
Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, ... herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün ...
Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade ( Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio'ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755'de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.
Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel'in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon'u tepeden görme imkanını buldum. "Hmmm" dedim. "Demek Lizbon'u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim". Bu tarifimden eminim siz de Lizbon'u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı : Pardon, nasıl çıkardık İpek ? ... "-şıp- diye Naz" ... :):):)
Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesinin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.
Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon'nun en eski mahallesi Alfama'ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol'de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki " aman da ne güzel" gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari ... şehrin sanayi bölgesine ait limanından ... pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum :)
Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV'de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga'ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka "özel şeyleri" yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! ... işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki "İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?" ... Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon'a devam edeyim bari.
Alfama'dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanına çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum ( aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol,pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek ( elimdeki kitap öyle diyordu)ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.
Lizbon'daki ilk tam günüm saat 09:00'da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum " neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor" diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? ...Vardığım uç noktanın hiçbiryere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti "Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?"
devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi.... tebrikler İpek
Canım çok sıkılıyor. Konsere de gitmedim. Çok ama çok sıkılıyorum. Sıkıntı ve mutluluklarım adına 6 parametre belirleyelim : Ben, O, Aile, İş, Arkadaş, Çevre
İşte sıkıntılarımın sıralı listesi : ( detaya girmiyorum )
1. Ben
2. Ben
3. Ben
4. O
5. Aile
6. İş
7. Çevre
8. İş
9. İş
10. Aile
11. İş
12. Arkadaş
13. İş
14. Çevre
İstatistiksel olarak bakıldığında sıkıntılarımın % 36'sı iş kaynaklı.
Peki ya mutluluk kaynaklarım ? :
1. Ben
2. Aile
3. Ben
4. İş
5. Ben
6. Arkadaş
7. İş
8. Arkadaş
9. Ben
10. İş
11. Çevre
12. Ben
Mutluluk kaynaklarımın % 42'sinin kaynağı "Ben" olduğuma göre, bu da genel anlamda kendimle barışık olduğumu gösteriyor.
Bu çalışmadan özellikle bir parametrenin hayatımdaki ağırlığının, kararlarımdaki yönlendiricilik gücünün ne kadar düşük olduğunu çok net görülebilmekte : "O"
Sonuç 1 : Düşündürücü ve sonuçlar aslında -iyi veya kötü- "benim genel hayat politikam"
Sonuç 2 : Desteğe ihtiyacım var. Kendi kafam en doğru çözümleri üretmeye yetmiyor.
Sonuç 3 : Yavaş yavaş acele etmem lazım.
Durumu özetleyen parça yukarıda Spoon'dan geliyor ... The way we get by . Aşağıda ise Kasabian'dan LSF ..
Dışarıda güzel, güneşli bir hava var. Bugün kendimi pazar sersemliğinden sıyırarak sokağa atacağım. Alışveriş yapacağım ve sinamaya gideceğim.
I need to see your fingers moving
I need to hear your voice whisperring
I need to smell your skin seizing
I need to taste your lips kissing
and
I need to touch your soul flying
Don't be, can't be, musn't be
as 'simple' as me ...
WBY


Google'da "Geveze in the morning blog" u arar iken hasbel kader benim bloguma savrulmuş olan sayın kişi,
Somethings can not be judged ... like the love of Mozart ... like the love of God
Vladamir Horowitz plays Mozart Piano Concerto No. 23, II. Adagio. Orchestra del Teatro Alla Scala, Carlo Maria Giulini conducting.
Encore performance of Mozart's Piano Concerto No. 21, Mvmt II
A bottle of fine Greek wine,
Dün gece annemlerde kaldığım için sabah erkenden kendimi müzelere atma planım suya düştü. Annemlerden çıkıp evime gelmem saat 12'yi buldu. Bakalım saat şimdi kaç ? ... saat 14:50. Harika ! Günün yarısı geçti bile. Hazırlanmalıyım.
Yazayım, yazmayayım, ... yazayım, ne yazayım, ... yazıp da ne saçmalayayım, ... Orhan Pamuk'un babasından kalan bavulu var, benimse hiçbirşeyim yok gibisinden mi kaygılanmalıyım, ... belki de ben de bana bir bavul bırakılmasını beklemeden kendime bir bavul, olmadı bir sırt çantası almalıyım ? .... diye düşünüp duruyorum ... semboller bir yana, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülü konuşmasını beğendim. Yani neredeyse kitaplarını okuyacak kadar oldum. Kimbilir okuyadabilirim. Cevdet Bey ve Oğullar, Beyaz Kale ve Sessiz Ev dışındaki kitaplarını okumadım. Okuduklarımı beğenmiştim. Kalanları okumamamın çeşitli nedenleri var. Bu nedenleri yazarak vakit kaybetmek istemiyorum. Orhan Pamuk'u okumak veya okumamak üzerine de ayrıca bir düşünce etabı yaşayacağım gibi görünüyor. Edebiyat, siyaset, tarih, gerçeklik, hayal gücü, yaratıcılık, araştırmak, saçmalamak, bozuk Türkçe gibi girdiler üzerine zihnimde sanırım oldukça uzun bir yürüyüşe çıkmalıyım.
to your questions : You are a very easy going person for me. You are clever, sensitive, honest and hard working. I just let my love flow ... with my breath, with the wind, with the birds, with my thoughts, with my soul. Suspicion soils and you are pure. You'll always be pure because very few people on this earth have the strenght that your soul has.
Annemlerde Alp'in CV'si ve başvuruları ile uğraşırken üstüme afaganlar bastı. Bir anda içimdeki ses 'sen de kayıt yapıp youtube'a koy' dedi. Aslında tembelliğimden sıyrılıp video kamerası ile kaydettiğim Amsterdam, Madrid, Toledo, Lizbon ve gemi gezisi görüntülerimi Youtube'a aktarabilirim ama ... kim uğraşacak onları onar dakikalık paketler haline dönüştürmek için ? !!... yukarıdaki, her ne hikmetse sadece 8 saniye olarak aktarılan görüntü aslında 5 dakika. Alp'in bilgisayarının kamerası ile çektim. Ses yok. Acaba neden sadece 8 saniye aktarmış ? Neden ses yok ? Ben niye böyle bezgin ve baygın çıkmışım ? Yoksa bilgisayar başında ben hep mi böyleyim ? hmmmm.... bence daha da beterim ... falan falan ...
EVE'S EYES 2006'ya 31 Aralık itibariyle son yazımı yazarak şu an içinde bulunduğumuz yılın bütün ağırlığını kaldıran bu defteri sonlandıracağım. 1 Ocak günü ile beraber EVE'S EYES 2007'de yazılarıma devam edeceğim.
Psikometrik Teknikler eğitimi sayesinde kendimle ilgili, bildiğim, ancak sayısal olarak hiç onanmamış iki gerçeği ortaya çıkarmış oldum; 1 . problem çözmek üzerine üstün yeteneğe sahibim. 2. Fizik algılama ( iki - üç - dört - beş boyut )kavramı üzerine ise üstünün bir altıyım.
Bugün eğitimdeydim. Psikometrik teknikler eğitimi. Saat beşte biten ilk gün programı sonrasında adımımı kararmış ve soğumuş İstanbul sokaklarına attım. Eve de gitmek istemediğimden yakınlardaki bir sinemaya doğru yöneldim. İzlemek için seçtiğim film "Babil" oldu. ... çok yerinde bir seçim yapmışım.
Ekran bana bakıyor
20-30 Nisan arasında Londra'ya gitmeye karar verdim. Kısacası yeni yaşıma Londra'da gireceğim. 2007 iyi bir yıl olacak.
On the island where you sing
Bazen hayat beyaz sedefli boncuklardan oluşmuş bir kolye gibi belirir kafamda. Her boncukta bir anı, bir insan, bir sevinç veya bir üzüntü saklıdır. Boncuklar tam karınlarından açılmış dar kanaldan geçen keskin ve sağlam misine ile birbirlerine dokunur, açık uçlar sadece istenilirse birbirine kavuşur. Her bir boncuğun ana iki komşusu bulunur ama bütünün içinde sahibinin kolye için biçtiği uzunluk kadar paydaşı, ortağı, bütünleyicisi olacaktır elbet tanelerin. Kimi kolye sahibinin boğazını sıkar, kimi kolye varlığını üstüne takıldığı kostümün kalabalığında kaybeder. Kimi kolye ise çıplak bedende, ona yakın yakışan kumaşın eşliğinde bir sanattır adeta, kendine baktırır ve anlayana anlatır, anlatır. Hayatını hayallerindeki kolyesine özenle işleyenler ise birbirlerini gözlerindeki boncuklardan her zaman tanır.
The Verve'ün eski solisti, şimdi solo çalışmalar yapan Richard Ashcroft'un dün 2006 yılı albümü 'Keys to the World'ü aldım. Fena değil. Güzel Ashcroft müziği. Ama 2000 yılı albümü 'Alone With Everybody'nin çok sevdiğim parçası 'A Song For The Lovers'ı blog sayfama koymayı tercih ettim.
Yarın Mehtap Ankara'dan geliyor. Cumartesi günü öğleden sonra bende olacak ve planım onu Koç Müzesindeki Leonardo da Vinci Sergisine götürmek. Eğer zaman kalırsa sonrasında Pera Müzesine gideriz diyorum. Taksim'de bir yerlerde, muhtemelen Tünel tarafında akşam yemeğimizi yeriz. Hava güzel olacakmış gibi görmüyor. Bu iyi haber. İstiklal'de yüyürüz, kahve içeriz. Ardından da eve gideriz. Pazar sabahı ise boğaza kahvaltıya ineriz. Bütük ihtimalle Hisar'a.
Muse'un yaptığı müziği kendini oldukça sıklıkla tekrarlamasının dışında çok orjinal buluyorum. Canlı sahne performansları ise mükemmel; dinleyiciye nefes aldırmayacak kadar üst seviyede bir müzik rengi. Onları sevmemin bir diğer nedeni ise sanırım solisti Matt Bellamy'nin kadim dostum Mehtap'ın erkek şubesi olması. Böyle benzerlik az görülür. Mehtap bu adam da sakın sizin oralardan olmasın ... laz maz falan ??!!!:)
01.11.2006

Şöyle baktığımda geçmiş iki aya, seyahat notlarım dışında uzun uzadıya birşeyler yazmamışım. Yazacak çok konu mutlaka ki yaşanmıştır ama ekran başına oturacak kadar dikkatimi toplayamamış olabilirim. Bazen dakikaların adımları bizlerin yetişemeyeceği kadar hızlanıyor; onu mu yakalayım, kendim mi toplayayım, yoksa boşver, vur patlasın, çal oynasın misali iplerimi mi boşlayayım bilemediğim zamanlar diyelim geçen iki ay için. İyi oluyor ara ara, saldım bayıra mevlam kayıra :)
10 Kasım Atatürk'ü sevgiyle, özlemle, hayranlıkla andığımız bir gün olmanın ötesinde bana ölmek, bitmek, yokolmak kavramını hatırlatır. Bıçak gibi kesilir akış; Muhsin dedemin solmuş, soğuk yanağından hafifçe öptüğümde artık ruhunun bizimle olmadığını hissettiğim gibi. Gerçekten de 10 Kasım bitişlerin, ölüşlerin günü olsa gerek diye düşünüyorum. Elveda sevgili Cem :). Atatürk gibi olmasa da (doğal olarak) seni de sevgi ile anacağım. Soldaki fotoğrafı seçtim blog sayfama koymak için çünkü Atatürk de bu karede benim hayattaki en yakın dostumla beraber; yazmak ile ...
Bir gün yüz tane şey düşünüyorum,

Gemi- 18.10.2006 - 3000 kişilik Musica personel, hizmet, eğlence, yemekler, konfor bakımından 10 puanlıktı.Kamaramız 11. katta idi. Kırmızı motorun üç usttü, eğimli köşede.Geminin % 60 müşterisi İtalyan, % 20'si İspanyoldu. Japon, Alman, Fransız, Amerikalı, İsveçli, Romen ve Türk müşterileri ardından sıralayabiliriz. Yaş ortalaması da bayağı gençti. İdari personel, animatörler, şef garsonlar İtalyandı, kalan kadro da ise çoğunluk Endonezyalı idi.
Dubrovnik - 20.10.2006 - Sırpların 1991-92 de tümüyle tahrip ettiği Dubrovnik şehri tarihi dokusu korunarak yeniden inşa edilmiş. Savaşlar isterse zaferle sonuçlansın yıkım ve ölümden başka hiçbirşey getirmiyor.
Venedik - 21.10.2006 - Berbat, yağmurlu bir hava, yetmiyormuş gibi San Marco Meydanı sular altındaydı. Sular iki saat sonra çekildi ancak yağmur ve rüzgara maruz kalmış olmaktan dolayı anneannem gemiye dönüşte hastalandı, beni korkuttu. 
Bari. 22.10.2006 - Bir önceki gün Venedik dönüşü hastalandığı için anneannemin dışarı çıkmasına izin vermedim. Lütfü Roma'dan uçakla geldi. Güney İtalya'nın ikinci büyük liman şehri olan Bari'yi beraber dolaştık. Bir yerleri hem görmeye, hem de kamera ile çekmeye çalışmak çok zor oluyor. Allahtan Lütfü'ye kamerayı verdim ve keyifle etrafa bakabildim. Hava açık ve sıcaktı. Bari'den da yöresel şaraplar almayı ihmal etmedim.Pardon ... Lütfü bana hediye aldı.
a>
Katakolon - 23.10.2006 - 180 kişilik Türk kafilesinden hiç kimse Olimpia antik kalıntılarını merak etmediği için (!) Amerikalı ve İsveç'lilerden oluşan gruba dahil oldum. Yunanlı rehber yol boyunca Türkiye alehinde konuşup durdu. Onlara yaşattığımız 400 yıllık "dark ages"dan tuttuk, "sözde" Ermeni soykırımına kadar getirdik olayı. Yunan topraklarında, yunanlı rehber liderliğinde ve İsveçli kaynayan bir otobüste mehter marşı çalmanın intihar olacağına karar verip etrafı seyretmekte yetindim.Annemle bu olay sonrasında telefonda tartıştık; vay, ben niye iki çift laf etmemişim. Valla hiç uğraşamadım ne yalan söyleyeyim. Cahil ve yalancı bir rehber ve insan yığını ile tek başıma uğraşacak ne doğru yerdi, ne de doğru zaman.
Yani bir cahil rehber düşünün katolik ile ortadoks mezhepleri arasında hiçbir fark yoktur desin. Ayol cahil provokatör, katolikler Küdüs'e gidiyoruz diye yola çıkıp, ortadoksluk mezhebini yok etmek ve servetine sahip olmak üzere Konstantinapol'e Haçlı Seferi ile girip, 80 sene halka ağır zulüm yapmadı mı ? Başta Ayasofya olmak üzere İstanbul'da taş üstünde taş bırakmadı mı ? San Marco kilisesinin tepesindeki 4 atı ben götürmedim herhalde Venedik'e. Katolikler Ortadoksların inancına hakaret etmek için duvarlardaki altın fresklere kadar söktükten sonra Ayasofya'da Fransız fahişelerle alem yapmadı mı ? Fatih Sultan Mehmet Katoliklere cevap olması ve Hıristiyan inancını kökten tam bölebilmek amacıyla Ortadoks Patrikliğinin merkezini İstanbul yapmadı mı ? Dönemin Patriğinin ( şu an ismini hatırlayamıyorum)meşhur "Katolik haçını Constantinapol'de görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim" lafını da ben söylemedim herhalde. Siz hiç Bizans ile Yunan arasında fark yoktur diyen bir rehberle karşılaştınız mı ? ( Yukarıda yazdığım tarihsel bilgilerin detaylarına dünyaca kabul gören sayılı tarihçilerimizden, değerli hocam İlber Ortaylı'nın kitaplarından ulaşabilirsiniz ) Ne uğraşayım ben böylesi ile, değil mi ? Hem ben tatile mi geldim, siyaset meydanına mı ? Diğer taraftan rehber humanistti, otobüsteki Amerikalılara da Irak'ı işgal ettiler, insanları öldürüyorlar, Lübnan'daki katliama müsade ettiler diye bin tane laf söyledi. Üstelik otobüsteki Amerikalılar da tipik muhafazakar tayfa. Kimseden gık çıkmadı. Kısacası yunanlı rehber kendi çaldı, kendi oynadı. "Tüm tarih boyunca bütün yunanlıların yaptıkları" gibi... Efendim 'yöresel şarap' diye yazmama gerek yok herhalde :):):)
İzmir - 24.10.2006 Anneannem ve ben faytonla İzmir turu yaptık. Hava çok güzeldi, İzmir zaten güzeldi.Etiketler: vacation
PW için
Kafam karışık
Bırak
Onbeş gün
I was woken up by a friend an hour ago who really saddened me tonight and couldn't sleep. Just sitting in front of the monitor and watching it with empty eyes and I don't have any idea for how long I'll keep on staring at it ?
I can start vomiting any time because of this idiotic religion stuff. How can everyone on this earth get so imbecile ?
Because of these statements of mine, I know, I even can be killed by fundemental islamists who are living in my country but who cares ... I first want to vomit on them then on all the others. I really can not stand foolishness. If I could have a chance to ask God "a" question, I wish learn why she/he created human beings with brains ? .... They are not using it, they don't know or try to learn how to use it.
I'm so sad. I fell, I can get ill anytime. I'm going to toilet.
Is there, can there be violence in passion or in love ? ...!! :(
I have to get ready to go to my grandmum.

Row, row, row your boat,
why sould I hide ?
I'm thinking of you
I love smoked cheese most with red wine and I don't like white wine at all.
Don't Stop Me Now by Queen
I'm moving to the other hall today.

Tonight I'm going to pray for the health and happyness of my all loved ones and I'll pray expecially for you. I'm sure God hears and knows how much I love and care about you. I'll pray for him to be with you and take care of you onbehalf of me always.
Someone is cooking something terrible, it smells awful. At this hour of the night what is this ? Igggghh...discusting.
Better today, haven't solved my problem yet though. At least I overcame my impulsiveness which could be very destructive by every means. There are lots of solution ideas passing through my mind. Mainly I have to do one very major thing which means extra urgent work. I also put a death line of one week for this work to be done. Volcano's still active but just no smoke around anymore ! I'm again positive and laughing.
I still am not fine. The difference between the morning hours and now is awareness. I discovered what my problem is but haven't decided what to do yet. I turned into a sphinx again; a face without any expression, bleared, blank eyes, an unnatural smile if nessessary.
Still I don't feel good and I've lots of interviews today. Having interviews in such a mood is not very appropriate. Noting to do, I have to... poor canditates...
I don't feel fine tonight. Sometimes I find myself abandoned or feel lost between my heart, mind, soul and body.They are like four basic elements of the universe; water, air, fire and earth. My body is earth, heart is fire, mind is water and air is my soul. Four destinations, four different needs and I stand in the center, never know which way to go... HELP !

I think there was something wrong with the city natural gas system. I had a veryyyy long bath an hour ago. I love water. How I wish to be a fish ... a fish of hot water ! :) ( if there are any !!!! )
You are my one and only
A last minute change of decision and a very congruous one ... Muse was EXCELLENT..... Kasabian ....good.
12 settembre 2006 si svolgerà il test di ammissione per l’VIII edizione del
![]() |
Datça Aktur - mum's beloved cat "Zeytin" ( Olive ) after ducks ...Mum loves Zeytin more than us.Well, another option, at that moment Zeytin might be thinking he is a duck too.- Sorry Zeytin, you better accept the reality, you are just a giant, spoiled cat".
We all know after 39 years dad is still in love with mum. ! Lots of Emel ...dad scanned them...
And we all know I look like mum a lot.
02.09.2006
There is something wrong with the format of this massage. I couldn't correct it.
I'm at work now. It's been raining for hours. I may not go to the festival. I think Muse can survive without me but I'm not sure if they can rescue me from drawning in mud.
I coldn't take a shower this morning. ( I hate cold water ) Someone cut off my natural gas or something wrong with the general city system ( ? ) I have an automatic payment account. Bank sould be paying my bills. I always put the nessassary total amonth of money in my account. I don't understand and this situation bored me a lot in the morning, I'm still bored and in this mood going to a muddy festival do not attract me at all.
Who can I call ? It's Saturday, everywhere's closed.
My house is close to my parents. 10 minutes walk. At least I can go to them.
:(
What a wonderful way to start the weekend ...
After four months break my regular parental visits are starting today. As both my mum and dad are great cooks I'm happy that I'll be eating proper food from now on. :)
Italy plans changed again. I'll be in Milan at the end of September. I was so excited because of Genova... another time, another season ... :)
Todays wrong choice : Arsen Lupen ( a French movie ) waste of time.
The last day of my short holiday. :( I'll take a shower, get ready and spend my last free day out. I'll propably walk to Istiklal Street, go to a cinema, have something to eat in a cafe, read a bit ...
Tonight I sentence myself to silence ... if there is any !. Last night it rained a lot but tonight there isn't even a light breeze. I often hear airplanes passing. Did I ever write about the gypsy woman who I met 5-6 years ago. Hmmm I don't think so... at that time I used to cycle nearly every day along Bosphorus ( before my waist injury) There were certain locations where I stoped by, rested for some time and read my book. Well one day I was in Bebek Park. A gypsy woman sat near me and said " give me your hand". I said " No, I don't believe in such things. " Then she said I'll look at your fortune. I said " no, ... please... I'm reading my book." Then she opened the palm of her hand. There was a handkerchief and inside it there were beans with some tiny objects which I could not see properly. She closed her eyes, whispered some words, joined her hands then she opened her hands and the handkerchief on her lap. I was just watching her with my one brow high, saying to myself " why do all troubles find me, there are tens of people in this park, oh god ... do I really look like the only sucker around here !!! ? " . She said two things I never forgot. She said " Your life will pass on airplanes and you'll get married with a foreigner."
Sabah tam olarak kaçta kalktığımı hatırlamıyorum. Belki dokuz, belki dokuz buçuk. Yatakta oldukça uzun bir süre bir öyle, bir böyle dönüp durduktan sonra 'bari su içeyim" diyerek kalkabildiğimi hatırlıyorum.
Sevgili Soner,
koyduğum mesafeden sıyrılarak samimiyetinle bana ulaşabilen yegane insanlardan biriydin sen Soner. Bir gülüşün yeterdi içime mutluluk duygusunun dolması için. Çok şaşkınım. Nasıl oldu bu ?
.

Ohhhhh........... I have lots of homework to do :( and have done noting yet. We'll get together on Sundayyyy..... What am I going to doooo ? My accumulated ( ! ) homework subjects are 1. Chinese Cuisine 2. Dill 3. Pine-kernel 4. Coconut . :( At the end our chef is going to throw me out of the group because of my lazyness !!!! At least I have to get ready for the presentation of Chinese Cuisine ... böööööööööööööööööööö :(:(
RESPECT ( 1 )
Today I had some interviews, made lots of phone calls, had a very long chat with the "champion" board member, his 'favourite' general manager and foreign trade operations manager on business, did some file work. At the end, among all these easy preoccupations, I realized love means the 'world' to me. I'm confused. What is love ?
The weather was too hot ( 38 degrees celcius) for sight seeing so we changed the plan. Bla bla bla ... An ordinary day, passed mostly in İstanbul's monday traffic.
What is the hardest thing in this world for me to give ?
I'm going to bed. I could sleep at 04:30 am last night, my eyes are closing right now.

Universal Classics - Deutsche Grammophon - 2006
( lie down on your sofa, turn the ligths off and listen )
Kendime yapabileceğim en büyük kötülüğü biraz önce gerçekleştirdim.
İnsan kaynakları dışındaki ikinci işim Topluluk İstanbul Rehberliği. :) Çok severek yaptığım bu gönüllü rehberlik faaliyeti, sabah bahsi geçen Yönetim Kurulu üyemiz tarafından biraz önce paslandı. Pazartesi günü Kazan Üniversitesi 'nden gelen iki öğretim görevlisine İstanbul gezdireceğim. Aman ne güzel:). Son iki ayda bu üçüncü olacak. Belki de artık kendime göre bir "İstanbul dokumanı" hazırlamanın vakdi geldi.
:):):) ...... 15 minutes ago one of our borad member came to my room and asked a question. I was answering his question when he asked "what are those ?" . I said "Paul Weller cds". He took one.
My HR career started in a management consultancy firm OBEY in 1998. Oktay Bora Yağız and his wife were the first and the best management consultants of Turkey in 90's. They used to spend half year in İstanbul, the other half in U.S., in Washington. When they got the management consultancy of AT&T, they decided to move to Washington completely at the end of 1999.
Have a very very nice dayyyyyyy ..... :)
Tonight... I wanted to make something original...like .... waiking up in the middle of the night ... 02:00 am ... you see I 'love' this new habit of mine.... DEAREST GOD ! Let me wake up like this through all my life..................... oh 'mut' ( it means sh*t in Albenian ) ...enough ... please !
My GM changed the Italy program. I'll be alone in Genova. This means I can stay a few more days to explore the city and close regions. :) On the other hand, as I took some Italian lessons three years ago, it will be a great pleasure for me to have the chance to kill the language :)

Spirit of love
KAR
at work ...
I hope everything went fine over there. Here....I.....early morning breeze on the pyjamas and monitors ligth in my one open eye...!....04:30 am....God...why am I up again ?????? !!!!!
Şu an Datça'da denizde yüzüyor olmayı isterdim. Birbirine benzeyen günler beni düşündürüyor. Monotonluk ve istikrar kelimeleri arasında gidip geliyorum böyle zamanlarda. Bir ömür boyunca da bıkmadan üzerine düşüneceğim tek konu da bu olacak herhalde. Nereye kadar, ne ?
I didn't call Ersin. I'm again alone with my loyal friend; a glass of wine. :)
How I wish to know English like my native language, there are so many things that I want to write but I can't. Insufficiency is killing me.
For the weekend I have no plans. All family members are in south; Datça or Bodrum. My brother Alp is here but we quarelled last month, I refuse to talk to him. He is a very rude young man. My last words to him were "First learn how to speak ". I get along with his girl friend better !. My uncle is also here, at Heybeli Island but Fatma Tülin, his wife, had lost her father last Monday so ...
Meanwhile my Toscana plans changed. It seems Olcay and I will be in Genova between the 25th-30th of September. I'm happy about it because I haven't seen Genova before. Genovians lived in İstanbul in Galata area between 13th and 15th centuries. Some of the oldest stone buildings left in İstanbul are Genoese heritage. When Fatih Sultan Mehmet conqured İstanbul in 1453, Genoese colony left the area. Two years ago, I also took a historical-cultural tour around Galata Area. Lots of knowledge, lots of stories...it was very cheerful.
ORTAK BİR IŞIK
Yesterday I forgot to ask for "a day off" permition", so I'm in office, in front of my PC.
I was listening to music, lying on the sofa then fell asleep and had a dream.
Harika ! Yarın için izin almayı unuttum. Bu ne demek ? Böööööööö :( :( : (
Great ! I was going to work on my HR Software all day, IT Manager blocked my entrance. I work with him in the project, I design the algorithm, he writes the codes, then I enter the data. He won't be in the office whole day. :(
I don't understand anyone. No matter from where, people are so primitive.
www.weaccuse.net/index.php
Bugün sevdiğim bir iş arkadaşım bana bir arkadaşının başına gelenleri anlattı. Dinledikçe afalladım, afalladıkça sinirlendim, sinirlendikçe -güldüm- ve sonunda tek bir yorum yaptım : ÇÜŞ
Merak ettim. Aşağıdaki ve birçok başka haber sitesinde sözü geçen Feza Baydur siz misiniz ?
http://www.utusan.com.my/utusan/content.asp?y=2003&dt=0324&pub=Utusan_Express&sec=World&pg=wo_08.htm
Saygılarımla,
İpek Aral
.
Feza Baydur'un yanıtı :
Merhaba Ipek Hanim,
Ben emailimde CUS baslikli yazinizdaki hanimin mulakatini kastetmedim. Mesajimi genel olarak gondermistim. Mesajimi katiyyen size ve calisan hanimlara saygisizlik niyetiyle yazmadim.
Hanimlarin calismasina saygi duyarim ve zaten burada ABD'de bayanlarla beraber calisiyoruz. Kadinlara mulakatlarda bu tip sorular sorulmaz. Sorarsaniz sizi mahkemeye verebilirler. Sizin CUS baslikli blogunuzdaki bayana mulakatta sorulan sorular beni de rahatsiz etmisti.
Ismimi internet taramasi yapacaginizi tahmin etmistim. Evet, mesajinizda bahsettiginiz kisiyim. Irak savasi baslamadan evvel burada buyuk mitingler oldu, ben de elimden geleni yapayim diye gittim.
"Eger blogumu begenmiyorsan okuma" diyebilirdiniz, boyle demediginiz icin de tesekkur ederim.
Allah'a emanet olunuz.
Feza Baydur
...
SON YORUM ;
Sayın Feza Baydur'un yanıtına teşekkür ederim. Kendisinin Amerika'da yaşayan bir Türk olarak insan hakları üzerine farkındalığı keşke Türkiye'de de olsa. Benim üzerine dikkat çekmeye çalıştığım konu da budur zaten. Onun "dindar" görüşlerine ne kadar saygım varsa, onun da benim bakış açıma hoşgörülü olması medeniyetin gereğidir. Ayrıca kendisinin de bir blogu olduğunu öğrendim. Ben inceleyeceğim, bakmak isteyebilecekler için adresi : http://www.outsd.blogspot.com/
Only bright people know how to love. - Seneca
When I open my eyes to the new day
I'll spend the day with my grandmother. She is 85. I love her. She is more of a close friend to me. Like grandfather ( we lost him in 1999 ), she is also smart and very very funny. I enjoy myself a lot when I'm with her. Twice a month, we go out to have lunch and then watch a movie. She generally sleeps during it, unless it's an action film. I occasionally nudge her on snoring too loud. This is the usual flow of our Sunday Classics.
Noting special. Today is going to be very hot here. 36 degrees under shade. If you add the effect of humidity, it feels like someone is sucking your life out of your body. The only definite plan is after having shower, I'll go to couffeur to have my manicure and pedicure done. Later on, if I can find the enough desire in me, I'll probably walk to Istiklal street but I really am not sure. I can just come back to home, to read and write a bit.
Dört ay önce 16 mutfak kültürü meraklısı şefimiz Emrullah Göktaş'ın liderliğinde bir araya geldik. İsmimizi "Mutfak Kültürü Atölyesi" koyduk ve çalışmalarımıza yazılı kurallar çerçevesinde başladık. Biraz yaptıklarımızdan bahsetmek, kafamdakileri arşive almak istiyorum. Zaman zalim, unutmak istemediğim birçok ince, önemli detayı kaybetmek üzere olduğumu hissediyorum.
Ekip olarak her ayın son pazar günü sabah saat 11:00'de bize mekanını açan Gayrettepe Sisters Cafe'de toplanıyoruz. İlk iki-üç saat şefimiz bizimle mutfak kültürü ile ilgili paylaşmınlarda bulunuyor. Aslına bakacak olursak o hepimizden çok hazırlanıyor toplantıya. Emrullah Gümüştaş aslen bir Makina Mühendisi. Ancak aile mesleği aşçılıktan kopamamış. Bence aşçılık mesleğine en büyük faydası, bir mühendis gözü ile işine yaklaşması. Bize hazırladığı kapsamlı dokumanların hepsi öyle organize ki, en büyük şansımız ilgi alanımızı böyle sistemli bir kafa ile çalışmak olsa gerek.
Ekipte kalabilmek için en katı kuralımız yoklamaya yönelik. Bir kişi iki defa devamsızlık yaparsa Mutfak Atölyesi dışında kalıyor. Bunun haricinde ekip her türlü malzeme masrafını kendi karşılıyor. Şefimiz bize her ay geniş bir menü hazırlıyor ve 20 kişi üzerinden menünün maliyetini çıkartıyor. Bir katılımcı o ayki toplantıya gelmese de menünün maliyetinden kendi payına düşeni karşılamak zorunda. Şefimiz ise bize harcadığı emekten dolayı "mutluluk"tan başka hiçbir fayda sağlamıyor. Kısacası kendisini bize vakfetmiş durumda :)
Mayıs toplantımızda ekip dörderli gruplara ayrıldı. Tatlı-Soğuk, sıcak, hamur ve servis görevlerinden birini her ay bir grup üstleniyor. Bir döngü şeklinde ilerleyen süreçte her grup her görevi yapabilir hale geliyor. Bu arada tabii ki herkes birbirine yardım da ediyor. Mesela bizim ekip bu ay tatlı-soğukcuydu. Laz Böreğini yaparken diğer ekiplerden bolca yardım aldık.
Ben Haziran ayı toplantısına anneannemin Torunlar Yemeği nedeniyle katılamadım. Maalesef o toplantıda tümüyle balık ve deniz mahsülleri üzerine bir menü üzerinden çalışma yapılmış. Gerçi ana yemekte krema kullanmışlar. Ben balık ile kremayı sevmiyorum. Tatsız tuzsuz okyanus balıklarını tatlandırmak için krema kullanılabilir ama bizim denizlerimizden çıkan lezzetli balıklara krema kullanmak bence büyük hata. Herneyse o toplantıyı kaçırarak ben yoklama kuralımız bakımından topun ağzına gelmiş oldum. Bundan sonra fire verirsem kapının önüne konacağım !. Dikkatli olmam lazım. Teslim etmediğim ödevlerimi bitirmem lazım. Aaaaaaa ... İpek ayağını denk alman lazımmmm. :)
Birden içimi üniversite günlerinde not peşinde koşturduğumdaki his kapladı. Üniversitede üstün başarılı ( ! ), takipçi ( ! ), pırıl pırıl not tutan ( ! ) bir öğrenci olduğum için, sınav dönemleri öncesi her nedense ( ! ) kimse benim peşimden değil, ben herkesin peşinden koşardım. Hatta sanırım Mülkiye'de 4. senemdi, ben İstanbul'daydım ve çalışıyordum, sınıftan en yakın arkadaşım Meltem cuma günü aramıştı. " İpek ne zaman dönüyorsun ? Pazartesi finaller başlıyor". Telefonu kapattıktan iki saat sonra, maaşımı bile almadan Ankara'ya giden ilk otobüsün içindeydim. Cumartesi günü bütün arkadaşları arayarak Ankara'nın dört tarafından not toplamıştım. Sınavların hepsine girdim, ama kimse kaçından geçtin diye sormasın :):):). Çok sık gördüğüm bir rüyam-karabasanım üniversiteden mezun olduğumu zannederken bir telefon ile hala vermem gereken dersler olduğumu öğrenmemdir. Rüyada resmen nefesim kesilir. Mülkiye anfileri içinde hiç dolaştınız mı bilmem, ama :) bunaltıcıdır. Alt anfi, üst anfi, küçük anfi, büyük anfi vs. Bunları neden anlatıyorum... bu Mutfak Atölyesi sürecinde hiç değişmediğimi gördüm. Üniversitenin ilk beş yılı boyunca nasıl isem hala öyleyim. Lay lay lom. Okulun Ağustos Böceği. Derslere girmez, girse bile walkman dinler veya kitap okur, imtihan tarihlerini en son öğrenir, paçası tutuşur, nereye koşacağını, kimin yakasına yapışacağını şaşırır, fotokopicileri zengin eder :):) . Ne yıllardı.:) Mülkiye'de ilk beş yıl, deyim yerindeyse "serserilik" yapıp, okulu son iki yılda bitirdiğimi söylemiş miydim ? Bazen ben bile şaşırırım...nasıl bitti, son iki yıl kapanıp nasıl sadece ders çalıştığımı bir ben bilirim.
Bunca yazdıklarımdan sonra, bugün beni "ben" yapan, hayata, inandıklarıma, mücadele ettiklerime karşı duruşumu netleştiren, yedi senemi iyisi ve kötüsüyle benimle paylaşan Mülkiye'ye ve birbirinden değerli hocalarıma sonsuz teşekkür ederim. Mutfak Atölyesi sayesinde hafızamda anıları ile canlanan üniversitemi bir kere daha yüreğimin en derininden sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Belki de bundan sonraki yazılarımın birkaç başlığını da Mülkiye'deki anılarıma ayırmalıyım.
...
Who touches me ? You or the music ? This may sound funny but you have a real talent supported by arrogance. Being able to solve "your" personal codes one to one, is the finest thing that a man had ever get to me. I'm dancing with hundreds, thousands of details of yours. This must be heaven. Among all, you are a good man. Because of your arrogance, the style of your language is sometimes worst than the worst poison, you hurt people around you a lot. You are most of the time very selfish. When your selfishness combines with your poisonous words, you are deadly, because you don't think much before talking. But I must add that this is not complitely your fault. People's minds, their characters effect each other a lot. We say "if you sleep with a blind, you wake up cross-eyed." I always look for wise and respectful people around me as I want to be one.
In order to communicate with you calmly, I think the best thing is not to be a native speaker of English. As both sides have to think a lot before finding the understandable or suitable words, brains get tired. :)
Why am I writing all these ? I'm practising my English. :) I believe, if I always write in English for 2-3 months, I can develop it to a much better degree. A Scotish friend and teacher of mine once told me that I use very formal English. Well, thats me :), I also use formal Turkish. But my spelling mistakes will always be a big problem of mine, I know, like it is in Turkish. I also never obey to the spelling rules of own language. When I was in high school, my 9th grade literature teacher use to reduce 20 points out of 100 from my exam results. In spite of these reductions, my points were always high. :) A very active, naugty but good student profile till university. Then activeness and naugtiness kept on, the last feature turned into "messed up".
There are big differences between the nature of my Turkish and English spelling mistakes. In English I have only innocent letter mistakes. ( may be some tense and proposition and vocabulary and .... :) ) In Turkish, sometimes reading and understanding my writings are very hard because I don't use commas properly. As I like forming very long and folded sentences, without commas, it turns into a nigthmare for the reader to follow up and comprehend. Shame on me !
When I started working after university, a manager of mine warned me about the length of my sentences. He said " Think that you are communicating with an idiot. Use that kind of Turkish and form your sentences short" . Can you imagine what kind of a torture that is for me ? !!. :) Well here, in my blog, in my territory, I'm alone and can use the languages in the way I want them to be. :)
I love you. My heart, mind, soul, each breath, every tougth and all dreams are with you tonight. You called me, I came. :)
...
It's 4:55 am. I don't know why I woke up this time. When I opened my eyes, you were on my mind. What is happenning ? Yes, I love you very very much...but oh come on, it's imposibble for me to fall in love with you. This is insane. :) !!!
Peace and happyness in you will bring the same feelings to everyone around you. In your equation, I represent the input "pure love" . In my equation, I don't know why you stand for and where. I never knew. This is the rule of İpek's game which nobody could understand; loving is believing without questioning. I respect and trust love. I trust God.
Who woke me up this time ? Tolga, my old high school friend and nowadays neigbour.
Bu akşam her tarafından nitelik ve önem akan film Superman'e gideceğim. Filme gideceğimi söylediğim herkes bana burun kıvırdı. Hiç yakıştıramadılar. Aslında işten erken çıksam ne iyi olurdu. Çıkıp biraz yürüsem. Bugün ofis beni çok sıktı. Hmm ... Superman'nin çizmeleri çok çirkindi.
You woke me up. Why ?
Bana mesleğim hakkında en çok sorulan soru ise "Nasıl mülakat yapıyorsun?" dur.
Size bu güne kadar sorulmuş en zor soru nedir ?