iPhone Factory | iPhone Hakkinda Hersey

Salı, Ağustos 21, 2007

EVE'S EYES

Yazılarıma
http://www.ayamerdivenkurduk.biz
yeni adresimde
devam ediyorum.
*
*
I'm continueing my posts
at my new addres

Çarşamba, Temmuz 25, 2007

23 Temmuz 2007 - Günün Ertesi


Üzüntüden hastalanıp 23 Temmuz 2007 Pazartesi günü işe gidemedim. Genel Müdürü'me de CHP yüzünden hastalandığımı ve işe gelemediğimi belirttim. Anlayışla karşıladı.

CHP'nin resmi sitesinden de Deniz Baykal ve idari kadrosuna "Türkiye Sosyal Demokratlarının ensesindeki asalak olmaktan ve kanımızı emmekten vazgeçmesini" belirterek oldukça ağır bir mesaj yazdım. Mesajımın hemen sonrasında kendisinin seçimlerden sonraki medyaya yaptığı ilk konuşmasına dair haberi radyodan dinledim. Ve "ÇÜŞ" dedim. Kendisinin tanımlamasına göre ben bir "CHP düşmanı" oluyorum. Sayın Baykal, 'senin ne haddine 'CHP'li olmak' parametrelerini saptamak ve bir numaralı parametre olarak kendinin onanmasını koymak. SEN KİMSİN ? ....... BAŞIMIZDAKİ BELA OLMAKTAN BAŞKA ? .

Karar verdim. İstikrarlı bir şekilde hergün asalak Deniz Baykal'a ve yüzsüz idari kadrosuna mesaj atacağım. Hatta günde 3 tane. Hiçbiri birbirine benzemeyen mesajlar. Bütün Türkiye Sosyal Demokratları tepkilerini ortaya koymalıdır. Oturmakla olmuyor.

Bütün Sosyal Demokratları http://www.chp.org.tr/ sitesinden parti merkezini "BAYKAL İSTİFA" mesajları ile sallamalarını diliyorum. Mesajların ötesinde düzenli olarak partiyi bırakmadığı sürece Baykal'ın şahsına mektup yazacağım. Onda asalaklık üzerine katır inadı varsa, dinsizin hakkından imansız gelirmiş.AKP'yi de seçim zaferinden dolayı tebrik ediyorum.

Perşembe, Temmuz 05, 2007

ROBERT PLANT


Dün gece 14. İstanbul Caz Festivali kapsamındaki Robert Plant'in muhteşem konserinden sonra ( 04.07.2007 - Açıkhava ) bir boyun borcu olarak onunla ilgili birkeç parça bilgiyi bloguma aktarma ihtiyacı duydum. Aşağıdaki Plant'a ait kısa özgeçmiş bir başka siteden alıntıdır.

Robert Anthony Plant (born August 20, 1948) is a rock singer. He was one of the members of one of the most popular and diversive bands in music history, Led Zeppelin. He was known for his powerful style with a wide vocal range that embodied folk/blues passion at it's finest. Following the band's breakup after the death of their drummer John Bonham, Plant pursued a successful solo career.

Plant started his career singing in a variety of bands including the "Band of Joy." His early efforts met with no commercial success, but word quickly spread about the young guy with the powerful voice. Guitarist Jimmy Page was in search of a lead singer for his new band and met Plant after talking with a drummer who referred him to a show where Plant was singing. Plant and Page immediately hit it off with a shared musical passion and after Plant joined the band, they began their powerful writing collaboration with reworks of earlier blues songs.

A well-read individual, Plant was influenced by J.R.R. Tolkien, which inspired some lyrics on early Zeppelin albums. The passion for diverse musical experiences drove Plant and Page to explore the African continent, specifically Morocco which they both revisited during their reunion album No Quarter in 1994. From blues, to folk, to African tribal music, Plant enjoyed diverse influences.

The band's greatest success came with "Stairway to Heaven", an epic fantasy piece that draws influence from folk, blues, Celtic traditional music and hard rock among other genres. While never released as a single, the song has topped charts as the greatest song of all time on various polls around the world. Even though most of the lyrics of the song were written on the spot and have been spread through bootlegs, various groups have claimed that the song contained satanic messages that can be heard when it is played backwards.

Plant enjoyed great success with the band throughout the 1970s, and at one point during the height of his hubris said to a reporter "I'm a golden haired God". This hubris was cut short when Plant and wife Maureen were seriously injured in a car crash in Rhodes, Greece on August 4, 1975. This halted production of Led Zeppelin's album Presence for a few months while he recovered. Things also took a turn for the worse in 1977, when his oldest son Karac died of a stomach infection. Karac's death later inspired him to write the Led Zeppelin song "All My Love" in tribute. These tragic incidents seemed to foster break-up rumors and rumors that the band was involved with black magic.

Following the band's breakup in 1980, Plant pursued a successful solo career distancing himself from past pain by charting a new course with a variety of new band members. Plant would later form a short-lived all-star group, The Honeydrippers, who had a Top Ten hit with a remake of "Sea Of Love".

Many calls from fans and by band members have led to a few brief Zeppelin reunions, including the historic Live Aid and Atlantic Records Anniversary concerts.

In 2005, Plant formed a new back-up group, Strange Sensation, for a new album, Mighty Rearranger. It contains new original songs recorded in the spirit of his former band, Led Zeppelin.

Today, in addition to his own post-Zeppelin work, Plant continues his occasional collaborations with his former bandmate Jimmy Page.

Solo Discography

Bu gece de Bryan Ferry konserindeyiz ... Harika

Çarşamba, Haziran 20, 2007

BU KONSER KAÇMAZZZZZ !!!!


Atatürk Kültür Merkezi,Büyük Salon
29 Haziran Cuma
20.00

R. WagnerTannhäuser Uvertürü
W.A. Mozart25. Piyano Konçertosu, Do Majör, KV 503
J. Brahms1. Senfoni, Op. 68
Ara dahil 110' sürer.

Tartışmasız, dünyanın en tanınmış ve en iyi senfonik topluluklarından Kraliyet Concertgebouw Orkestrası ünlü şef Willem Mengelberg yönetimindeki 50 yıl boyunca Richard Strauss, Mahler, Debussy ve Stravinsky gibi besteciler tarafından da yönetildi; Bařtok, Rachmaninov ve Prokofiev gibi müzisyenler orkestra eşliğinde kendi yapıtlarını seslendirdiler. Klasik müzik dünyasının en önemli şeflerinden biri olarak kabul edilen Mariss Jansons yönetimindeki Kraliyet Concertgebouw Orkestrasi geçtiğimiz yıl yapmış oldukları Shostakovich kaydı ile "Orkestra" dalında 2007 BBC Müzik Ödülülünü almıştır. Orkestranın İstanbullu müzikseverlerle buluşacağı bu iki konserinin ilk gecesinde Mozart yorumlarıyla müzik dünyasında ayrıcalıklı bir yer edinen Gramophone ödüllü olağanüstü piyanist Mitsuko Uchida'yı izleme fırsatı bulacaksınız.

Çarşamba, Haziran 06, 2007

EL GRECO (1541 - 1614)

Rönesans resminin en sevdiğim sanatçısı El Greco.

Yunan asıllık Giritli El Greco'nun gerçek ismi Domenico Theotopcopuli. Tiziano'nun öğrencisi olmuş ve 1570'de Roma'da Michelangelo'nun yaşlılık eserlerini görmüş. Bu sıralarda yaptığı ve yanda görülen kendi portresi resim camiasında heyecan yaratmış. El Greco bir çok eleştirmen tarafından Titian ve Rembrandt'la eş değer bir portre ustası olarak kabul edilir. Roma'dan İspanya'ya geçişinin nedeni bilinmemekte. Acaba o günlerde İspanya'nın içinde bulunduğu taassup Hıristiyan akım, koyu dogmatizm ve engizisyonun neresi cazip gelmiş olabilir El Greco'ya?

Madrid'de Kral II. Philipp, onun Hırıstiyan evliyasının şahadeti resmini reddettiği için 1577'de ilk siparişini aldığı Toledo'ya yerleşmiş ve bu kentte büyük itibar görmüş.

El Greco'nun eserlerinde aynen Tintorentto'da görüldüğü gibi figürler uzarlar. Fakat Tintorentto'da çizime dayanan belirginlik Greco'da yoktur. Tintorento klasiğin desenci yönünü terketmiştir. Yüzlerde tenin optik izlenimi biçimlendirilmemiştir. Halbuki El Greco'da, form değil madde haline gelmiş yüzler, vücutlar boyanmıştır. Böylece baroğun önemli özelliklerinden biri olan maddesel yapıya, daha bir yaklaşım sağlanmıştır.

Rönesans, doğa etüdü ve mistik bir dünya görüntüsü içinde olmamasına rağmen insan formuna, form güzelliğine önem vermiş, fakat ten anlatımına yani etin maddesel görüntüsüne girmemiştir. Dünyeviliğe en uzak olan ülke İspanya'da insan maddesinin anlatımına El Greco'daki gibi en çok yaklaşan resim sanatı peki nasıl ortaya çıkmıştır ? Bu önemli bir paradokstur.

Picasso'nun "Avignonlu Kadınlar" resminin esin kaynağı olan El Greco'nun "Beşinci Mührün Açılışı" adlı kompozisyonunda adeta gökyüzüne yükselircesine uçan kadın ve erkek çıplak figürler görürüz. Bu insanların vücutlarıyla elleri ve kolları, sanki gotiğin alevleri etkisindeki dalgalı hatları yansıtıyor. Doğaüstü bu yaratıklar sanki yere basmıyor. Onlar için mekanın önemi yok gibi. Gerçekten Rönesans resimlerinde ne denli mimariye dayanan bir mekan görüyorsak, El Greco'da da o kadar mekan fikrinden uzak bir anlayış resimlere hakimdir. O çok dindar olduğundan daima bir ahiret özlemi yaşamıştır. El Greco hareketi resime sokmuş ve maniyerizmi ( bakınız aşağıda Küçük Not ) en yüksek noktasına getirmiştir. İspanyollar ona "ruhları gören kişi" diyorlardı. Benim El Greco'ya hayranlığımın başlangıcı, bütün çocukluğum boyunca koridorumuzda asılı olan reprodüksiyonu "Laokoo"'yu ( solda ) buraya koymadan edemedim. Arka planda Toledo olarak resmedilen yer aslında Truva ve Truva atının betimlemesidir.

El Greco'nun "Toledo Manzarası", onun mistik, karanlık ruhunu manzarada yansıtan en önemli eserdir. Böylece manzara resminin insan ruhunu yansıtan bir eser çeşidi olabileceğini anlıyoruz. Toledo üzerine çökmüş kötü, karanlık bulut onun resminde su buharından öte birşeydir. Bu duygulu anlatım El Greco'nun ruhsal durumunun biçimlere nasıl büründüğünü göstermektedir. Bu yönden bakılırsa El greco bir ekspresyonisttir ve bu nedenle çağımızda büyük önem kazanmıştır. Sanatçı bu resminde arkada Alkazar'ı, katedrali ve kalesi ile görünen Toledo şehri üzerine melankolik, felaket öncesi beliren sessiz atmosferi kendi ruh durumunu yansıtması için kullanmıştır. Bu sanki bir kabusun optik görüntüsü gibidir. ( aşağıda )


Ben El Greco'nun birçok eseri ile İspanya ve Toledo gezilerin sırasında karşılaşabildim. ( Madrid ve Toledo'ya ana gitme nedenlerim Prado Müzesi ve Toledo'daki geniş Valezquez, El Greco, Goya, Zurbaran ve Ribera koleksiyonlarını görmekti ) Gördüklerim hayallerimin ötesindeydı ve her resmine bakarken çok heyecanlandım, etkilendim. Bütün sanat, resim severlerin göremesi gereken, ikinci bir benzeri olmayan ruh, renk ve komposizyon dünyası.

..

Küçük Not: Maniyerizm deyimi ilk olarak Alman Sanat tarihçileri tarafından Rönesans ile Barok arasında gelen sanatçıların eserleri için kullanılmıştır. Daha doğrusu Geç Rönesans ile Barok üslup arasında bir geçiş üslubu olarak da kabul edilmektedir. Kelime manası olarak İtalyanca “üslup” anlamına gelmektedir. Osmanlıcada da “tasannuculuk” sözcüğüyle karşılanan terim “yapmacıklı üslup” anlamına gelmektedir. Maniyerizm saray çevrelerinde çok tutulan “incelik ve zerafet” sanatıdır; değişik zevklere, paradokslara düşkündür. Yapmacıklığa, bazen aşırılığa hatta acaipliğe kaçar. Ressamlar biçimleri uzatırlar; dördül şekillere, ışığa, garip konulara eğilim gösterirler. Bir sıkkınlık,tedirginlik havası yaratırlar.

Çarşamba, Mayıs 16, 2007

HUMAN RESOURCES SPECIALIST

General Qualifications

  • University degree in Labour Economics & Industrial Relations, Business Administration, Industrial Engineering or Economics,
  • Minimum 4 years of experience in HR functions preferably in industrial companies,
  • Significant experience in ISO 9001 standarts and documentation
  • Knowledge of Labour Law is an asset,
  • Good command of both written and spoken English,
  • Proficiency in MS office applications,
  • No military obligation for male candidates.
Competencies
  • An analytical, practical and result oriented personality combined with strong communication and teamwork skills,
  • Creative, persuasive and self-motivated.
Job Description
  • Lead and execute the HR functions of the Company like HR planning, budgeting and statistics, organizational development, recruitment, orientation, performance management, training, career management, compensation and benefits, motivation, R&D of HR functions within corporate strategies and objectives.
Bakınız : Kariyer.net

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

BUDUR YANİ

Pazartesi, Nisan 30, 2007

DİKKAT !!!!!

Pazar, Nisan 29, 2007

BÜYÜK GURUR


Yukarıdaki milyonların içindeyken, özünde demokrat, laik ve Atatürkçü bir Türk kadını olmaktan anlatılamayacak kadar büyük gurur duydum.

Ve eminim Atatürk de işte BUGÜN bizlerle, onun sevgisiyle haykıran milleti ile gerçekten GURUR duydu.

ONU SÖZDE SEVENLER BU DUYGUNUN VE COŞKUNUN NE DEMEK OLDUĞUNU ANLAYAMAZLAR.


Bugün Çağlayan Mitinginden yükselen sesi duymamakta direnenler bilsinler ki geldikleri gibi gidecekler.

.

Cumartesi, Nisan 28, 2007

AKP'de Son Durum

Arınç'ın parmağında oynattığı iki kişi : Erdoğan ve Gül. Bir aptal iki sağduyu sahibi olabileceğini varsaydıklarımızı da böyle maymun etti. Türkiye'de bu oyuna gelmesin. Benim yaşgünüm bu kadronun ölüm günüdür. Çocukları kendinize alet etmeye kalkarsanız varılacak nokta budur. Ha cinsel olarak çocukları istismar etmişsiniz, ha ideolojik olarak . Bence hiçbir farkı yok.

23 Nisan kim için kutlu oldu ?

GENELKURMAY'ın Açıklaması

Bizi; halkı, kendi dinci kafaları ile aptal yerine koymaya uğraşan ve bunu da Atatürk'ün kurduğu "demokratik sistem" kılıfı altında sokmaya çalışan Erdoğan ve kadrosunun Türkiye'yi getirdiği son nokta. Acıdır ki, artık Amerika'yı geçiyoruz, Avrupa bile sizi parmağında maymun etti ve işte sizlerin "ruhları ve akılları" bunu idrak edemeyecek kadar devlet ananesinde cahil. Kıt İnsan Kaynağınızla Devlet kadrolarını kaplayan imamlar sürüsü kulak verin: okuyun, yeterli iseniz düşünün, anlayın ( deneyin ) aşağıdaki yazılanları :

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, başta laiklik olmak üzere, temel değerlerini aşındırmak için bitmez tükenmez bir çaba içinde olan bir kısım çevrelerin, bu gayretlerini son dönemde artırdıkları müşahede edilmektedir. Uygun ortamlarda ilgili makamların, sürekli dikkatine sunulmakta olan bu faaliyetler; temel değerlerin sorgulanarak yeniden tanımlanması isteklerinden, devletimizin bağımsızlığı ile ulusumuzun birlik ve beraberliğinin simgesi olan milli bayramlarımıza alternatif kutlamalar tertip etmeye kadar değişen geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır.

Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın kutsal dini duygularını istismar etmekten çekinmemekte, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına saklayarak, asıl amaçlarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Özellikle kadınların ve küçük çocukların bu tür faaliyetlerde ön plana çıkarılması, ülkemizin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle şaşırtıcı bir benzerlik taşımaktadır.

Bu bağlamda;

Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur'an okuma yarışması tertiplenmiş, ancak duyarlı medya ve kamuoyu baskıları sonucu bu faaliyet iptal edilmiştir.

22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, o saatte yataklarında olması gereken ve yaşları ile uygun olmayan çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulmuş, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesine teşebbüs edilerek geceyi tertipleyenlerin gerçek amaç ve niyetleri açıkça ortaya konulmuştur.

Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verildiği, Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylediği, Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapıldığı yolunda haberler de kaygıyla izlenmiştir.

Okullarda kutlanacak etkinlikler, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ilgili yönergelerinde belirtilmiştir. Ancak, bu tür kutlamaların yönerge dışı talimatlarla yerine getirildiği tespit edilmiş ve Genelkurmay Başkanlığınca yetkili kurumlar bilgilendirilmesine rağmen herhangi bir önleyici tedbir alınmadığı gözlenmiştir.

Anılan faaliyetlerin önemli bir kısmının bu tür olaylara müdahale etmesi ve engel olması gereken mülki makamların müsaadesi ile ve bilgisi dahilinde yapılmış olması meseleyi daha da vahim hale getirmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka amaç taşımayan bu irticai anlayış, son günlerdeki bazı gelişmeler ve söylemlerden de cesaret almakta ve faaliyetlerinin kapsamını genişletmektedir.

Bölgemizdeki gelişmeler, din ile oynamanın ve inancın siyasi bir söyleme ve amaca alet edilmesinin yol açabileceği felaketlerin ibret alınması gereken örnekleri ile doludur. Kutsal bir inancın üzerine yüklenmeye çalışılan siyasi bir söylem veya ideolojinin inancı ortadan kaldırarak, başka bir şeye dönüştüğü, ülkemizde ve ülke dışında görülebilmektedir. Malatya’da ortaya çıkan olayın bunun çarpıcı bir örneği olduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş bir demokrasi olarak, huzur ve istikrar içinde yaşamasının tek şartının, devletin Anayasamızda belirlenmiş olan temel niteliklerine sahip çıkmaktan geçtiği şüphesizdir.

Bu tür davranış ve uygulamaların, Sn. Genelkurmay Başkanı’nın 12 Nisan 2007 tarihinde yaptığı basın toplantısında ifade ettiği “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” ilkesi ile tamamen çeliştiği ve Anayasanın temel nitelikleri ile hükümlerini ihlal ettiği açık bir gerçektir.

Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bundan kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Özetle, Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetleri, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Cumartesi, Nisan 21, 2007

CUMHURİYET İÇİN ÇAĞLAYAN MİTİNGİ - İSTANBUL


Ankara'ya gidememenin üzüntüsünü yaşayanlar!

Tandoğan'dan sonra Çağlayan'da miting
İSTANBUL Milliyet Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) öncülüğünde 14 Nisan'da Ankara Tandoğan Meydanı'nda düzenlenen ve yüz binlerce kişinin katıldığı "Cumhuriyet Mitingi"nin benzeri bu kez İstanbul'da gerçekleştirilecek.

"Cumhuriyet İçin Çağlayan Mitingi"nin öncülüğünü yapan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Prof. Dr. Türkân Saylan, tüm Türkiye'yi- İstanbul'a davet etti.

29 Nisan günü saat 14.00'te yapılacak miting için
izin alındığını ifade eden Saylan, "Bu bir memleket meselesidir. Herkes işini gücünü bıraksın, gelsin. Bütün Türkiye'yi davet ediyoruz" diye konuştu.

Saylan, 9 kişilik başvuru komisyonunun, katılımcılara bugünden itibaren duyuruda bulunmaya başlayacağını da söyledi.

Eve's Eyes 2007

.

Pazar, Nisan 15, 2007

Ülke Bölücüsü Adayı ... mı?

CUMHURİYET'İMİZE SAHİP ÇIKALIM '

www.kackisiyiz.com



YUKARIDAKİ RESİM YURTTA GERİLİMİ BU DERECE TIRMANDIRARAK "CUMHURBAŞKANI" İLE BİRLİKTE "ÜLKE BÖLÜCÜSÜ" OLMA SIFATINA DA ADAYLIĞINI KOYUP KOYMAYACAĞINI ÖĞRENMEK İÇİN SABIRLA BEKLEDİĞİMİZ BİR BAŞBAKANA AİTTİR:


T.C. Başbakanı R. Tayyip Erdoğan



Bu başbakan tabii ki kendi taraftarlarını sokaklara dökemez çünkü onun taraftarlarının ağızlarından çıkacak ilk şeyin "Allah-u Ekber" olacağını kendisinin ne kadar "değiştiğini" bildiği gibi bilir. Sayın Başbakan'nın şu an acaba kafasından neler geçmektedir ? ...


Eve's Eyes 2007
.



Amy Winehouse ... nefis bir sesten "Back To Black"...?...
Anlamak, görmek, hissetmek için alim olmaya gerek yok.

Çarşamba, Mart 07, 2007

AKTARMA

Yazılarıma
EVE'S EYES 2007
blog sayfamda devam etmekteyim.
Aktarma için buraya
TIKLAYINIZ

Pazar, Aralık 31, 2006

2006'yı Kapatırken

2005'den 2006'ya Aslı'nın evindeki harika ev partisi ile girmiştim. Aslı'nın evsahipliğinde o kadar güzel bir yılbaşı geçirdim ki, o gecenin bereketi, olumlu, neşeli havası adeta bütün seneme yayıldı. Şimdi 2007'nin eşiğinden kafamı uzatıp baktığımda aynı hoşlukları görebilmeyi umut ediyorum, istiyorum.

2006'nın yüzde yüz bana ait olan en akılcı ve kalıcı ürünü tabii ki düzenli olarak yazdığım blogumdur herhalde. Kimi zaman 'çok mu sosyal hayattan uzaklaştırıyor' diye beni kaygılandırsa bile, yazı yazarken ekran ve klavye başında geçirdiğim saatleri birçok şeye değişmem. Teknolojinin ve yaratıcı yazılımcıların insanoğluna en büyük hizmetlerinden birisi blog sayfalarıdır bence. İkincisi ise 'youtube' un öncülüğünü yaptığı görüntü dosyalarını paylaşıma açan web siteleri olsa gerek.


'2006'yı Kapatırken" EVES EYES 2006'ya bıraktığım 300. ve son yazı olacak. 27 Aralık'tan başlayarak 31 Aralık gün sonuna kadar devam edeceğim yazımda yılı değerlendirmeyi düşünüyorum. Çoğunlukla iyiler, orta kıvamda kızgınlıklar, az da olsa üzüntülerimden bahsedeceğim.

Ocak ayında Amsterdam'la başlayan Madrid, Toledo, Lizbon, Dubrovnik, Venedik, Bari, Katakolon ile devam eden yurtdışı seyahatlerim sene boyunca en tatlı anılarımı içlerinde barındırıyor. Benim için gezilerimin en ortak yönü bol bol yürüyüş içermeleri ile sanat ve tarih dolu olmalarıydı.

Ocak - AMSTERDAM

Amsterdam'da internetten ayarladığım otelimin konumunun mükemmelliği gezimin çok olumlu başlamasını sağlamıştı. Aylardan Ocak olmasına rağmen ısının sokakta rahatça dolaşmaya imkan vermesi bir diğer hoşluktu. Amsterdam'a giderkenki kafamdaki tek şey Rembrandt'ın şaheserlerini görmek olduğu için ilk sabah gözümü Rijks Müzesinde açmıştım. "Neredeler, neredeler" diye deliler gibi müzede dolanıp hedefe ulaştığımda damarlarımdaki kanın akmayı kestiğini, dünyanın durduğunu ve sadece kalbimin attığını hissetmiştim. Gözlerim yaşarmıştı. Resimleri kollarımı açıp kucaklamak istedim teker teker ama sadece önlerinde sakince durdum, durdum durdum, ta ki yanımdaki Japon turist "çekil kardeşim, izin ver de biraz biz bakalım" dercesine beni itene kadar. Zaten her seyahatimde en çok bu Japonlarla itişip kakıştım. !! Enteresan millet... Rijks Müzesine iki defa gittim. Yanındaki Van Gogh Müzesi harikaydı. Bu iki müzesinin yer aldığı caddede yer alan pırlanta satış merkezleri ise bir başka güzeldi. Voldenpark kocamandı, Heineken Deneyimi eğlenceliydi, Rembrandt'ın evi ilginç ve bilgi doluydu. Klasik Kanal turu şehrin mimarı dokusu bakımından çok aydınlatıcıydı, Kırmızı Fener Bölgesi bulması zor ama bir o kadar da "hmmm" dedirttiriciydi. Dam Meydanı insana orada geçen tarihi olayları, yangınları hayal ettiriyordu, Amsterdam Tarihi Müzesi geç gittiğim için koşarcasına dolaştığım tek yerdi. Merkez istasyonunun karşıındaki kilisedeki pazar ayinini dinledim, sıkıldım, çıktım. Bisiklet parkını gördüğümde gözlerim yuvalarından fırladı. Anne Frank'ın evinden salya sümük ayrıldım. Çiçek, Eskiciler ve Peynir Pazarları çok cazipti. Şansıma denk geldiğim Endonezya Sergisi çok ama çok değişikti.

Katolik Engizisyoncuların kullandıkları işkence yöntemlerini çeşitli mizansenlerle anlatan Korku Müzesi tüyler ürperticiydi. Mesela dilinizin ucundan demir bir maşa ile tutulduğunu düşünün. Sonra maşayı çeviriyorlar, dilinizi maşaya doluyorlar, doluyorlar sonra "tak" diye çekip dilinizi kopartıyorlar. Ama bu yetmiyor. Dilinizi gözünüzün önünde küçük parçalara bölüyorlar ve sonra onu size teker teker yediriyorlar. Ne harika değil mi ? Yani bunu anlatıcı kadın elinde maşa ile canlandırırken ben kontrolsüzce dilimi korumak istercesine ağzımı örtmüştüm... Peki bir insanın 3 metreye kadar uzayabildiğini biliyor muydunuz ? ... ben bilmiyordum, uzatma sehpasını gördüm ve öğrendim. Ayak ve kollarınızdan sizi ters yönlere çeke çeke uzatıyorlar, uzatıyorlar, yavaş yavaş, kemirlerinizi birbirinden ayırıyorlar, deriniz esniyor esniyor ve ölmüyorsunuz, hergün azar azar... ya böyle... Katolikler de çok enteresan insanlar doğrusu ... acayip bir bilim geliştirmişler. Bu adamlar -dindardı-, bu işleri din ve tanrı adına yapıyorlardı değil mi ? .... :) Tövbe ya ... acı bir şaka gibi ... ve bu adamlar bize barbar diyor :) ... ama kabul etmeliyiz, bu adamlar yaptıklarını müze kurup anlatıyor, bizse gözümüzü tavana dikip "yok biz yapmayız, biz de yoktur öyle şeyler" deyip bir çok gerçeği inkar ediyoruz.

Amsterdam'da çok isteyip gidemediğim tek müze şehir dışına taşındığı ve zamanım kalmadığı için Stedelijk oldu. Aklımda kalan ve göremediğim bir kaç yer daha var. Beş günün sonunda 'bunları da bir sonraki gelişime bırakıyorum diyerek şehirden ayrıldım. Amsterdam'ı; karışık insan mozağini, barındırdığı zengin kültürünü, mimarı dokusunu, kuğu ve ördeklerini, ulaşım ağını çok sevdim.

Nisan - MADRİD - TOLEDO

Mart ayında odamda oturmuş çalışıken birden topluluk avukatımız Serap Hanım elinde broşurlerle içeri girdi, "Bak çok ucuz turlar var" . Madrid'e gitmek aklımda hiç yoktu. Ama fiyatın cazibesine hemen kapıldım. Mali İşlerden Kadriye'de hayatında hiç yurtdışına çıkmamıştı. Ona söyledim. İlk tereddüt etti sonra " Peki" dedi ve 15 gün sonra biz kendimizi Madrid uçağında buluverdik. Turla gittiğimiz için otelimiz ve bazı programlar zaten belirlenmişti. İki yüz kusur kişilik Türk kafilesi olarak Madrid'e ulaştığımızda hava sıcak ama ülkede bayramdı ve hemen hemen heryer kapalıydı. 2 saatlik hızlı şehir turunda Plaza de Toros de Las Ventas ( arena), Palacio Real, Theatro real, Plaza MayorPlaza dela Milla, Almuneda Katedrali'ni dışarıdan gördük. Kötü şansımız, tur rehberi dünyanın en ilgisiz 3. kişisi seçilebilecek kadar illet bir adamdı. ( ilk ikiyi tanımıyorum ve tanımakta istemiyorum ). ilgisizliği ve umursamazlığı Toledo'da büyük krize neden oldu.

Otelimiz çok konforlu ama bir parça eski şehir bölgesinden uzaktı. Bizim Etiler gibi bir semtteydi diyebiliriz. Türk kafilesinden sadece 30-40'ı ile aynı oteldeydik. Kafilede yaşlılar vardı ve tur rehberi otele indikten 5 dakika sonra "ben çok yorgunum, Güney Amerika uçağından daha yeni indim, herkes başının çaresine baksın" dedi ve yok oldu. Biz odamıza çıktık, yerleştik. Lobiye indiğimizde sabahın 10'unda gençlerin bir şekilde eski şehire yollarını bulmuş olduklarını ama yaşlıların ne yapacağını bilmez ve ürkmüş şekilde otelin lobisinde oturup kaldıklarını gördük. Çoğu ingilizcede bilmiyordu. Tabii bu manzarayı görünce ben Kadriye'ye " Sen rahatsız omazsan ben grubu bizimle şehire indireceğim" dedim. Kadriye'nin de ilk seyahati olduğu için çok heyecanlı ve tedirgindi. "Peki" dedi. Ben lobiden yaşlı tayfayı kaldırdım ve çok yakındaki metroya beraber yürüdük. Birçoğu daha önce hiç geniş bir metro ağına binmediği için çok heyecanlandı. Ben elimde bir harita, nereden aktarma yapacağız, nerede ineceğiz diye aranırken Kadriye'ye " Aman kaybolmasınlar, dağılmasınlar, dikkat et " diyordum. Metrodan "Sol Maydanı" da yani şehrin Taksim Meydanı sayılabilecek yerinde indik. Dışarı bir çıktık ... tanrım... Amerikalılar Irak'tan sonra Madrid'i işgal etmiş galiba... iğne atsa yere düşmeyecek bir maganda Amerikalı kalabalığı ... rehber bir iyilik yapıp bugün sadece saray açıktır, orayı dolaşabilirsiniz" dediği için ben yine önde ve elimde harika saraya doğru yöneldim.

Eski sarayın yanması ile yapımı 1879'da biten Palacio Real, Fransız soyundan gelen kral V. Filipe'nin isteği ile içinde doğup büyüdüğü Versaille Sarayının mimarisinden örnek alınarak yapılmış. Fransizların İspanyoları "köylü" olarak nitelemeleri ve küçümsemelerinin nedenini sarayın dekorasyonunu gördükten sonra anladım. "Aman Yarabbi" diyorum, geri yorumu da okuyucuya bırakıyorum :). Yaşlı ekiple sarayı tam bir rehberlik yaparak dolaştım çünkü yazıların hepsi İngilizce olduğu için bütün odalarda ben yazıyı okudum sonra tercüme ettim. Bayağı yorucuydu doğrusu benim için. 2-3 saat içinde biten gezimiz sonrasında yaşlı grup da yoruldu. Çıkışta onları taksiye bindirdik, otele gönderdik. İsteyenler şehirde kaldı ama biz Kadriye ile onlardan ayrıldık çünkü artık herkesin ilk anki ürkeklikleri geçmişti.

Gezerken ben dersimi önceden çalıştığım için çok rahatımdır. Kadriye bana bunu ilerleyen günlerde " Valla sizin sayenizde İstanbul'da bile olmadığım kadar Madrid'de rahat dolaşıyorum. Acayip keyifliyim" demişti. Bu sözleri benim için büyük iltifattı doğrusu.

Saraydan sonra büyük Retiro Parkına gittik. O gün bayram olduğu için park ana baba günüydü. Satıcılar, palyaçolar, patenliler, çocuklar, gençler, yaşlılar ... Parkta keşif amaclı bayağı yürüdükten sonra bir yerde oturmaya karar verdik. Güneş gözümüzü alıyordu, herkes cıvıl cıvıldı. Retiro Parkının büyük göletine bakan bir kafede göletteki kayıkları ve insanları seyrederek biralarımızı yudumladık. Oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzu farkedebildik. Orada herhalde 2 saati aşkın kalmışızdır. Sonrasında parktan çıktık, yemek yedik ve otelimizde gecenin geç bir vakdinde döndük.

Ertesi gün benim için mükemmeldi. Saat 10:00'da içine girdiğimiz Prado Müzesinde 5 saati aşkın kaldık. Kadriye sıkılıyor mu diye baktığımda, yorulsa da çok mutlu olduğunu gördüm. Ona bakmakta olduğumuz tablolar, rassamları, dönemleri hakkında bol bol bilgiler verdim. Kadriye bana o kadar harika bir seyahat arkadaşı oldu ki anlatamam. Çünkü saatler aktıkça Kadriye'yi müzede tutuyor olmak bana büyük suçluluk duygusu veriyordu ama ne zaman "istersen çıkabiliriz" desem " yok, ben çok memnunum" cevabıyla beni hep rahatlattı. Müzenin geniş El Grego, Francisco de Goya, Francisco de Zurbaran, Peter Paul Rubens ve Hieronymus Bosch koleksiyonlarından büyülendim. Benimle 19 yaşımdan beri yatak odamı paylaşan Bosch'un 'Garden Of Delighs' ının orjinalini karşımda görünce yaşadığım duyguları anlatmama imkan yok. Ayrıca İtalyan Raffaello, Botticelli, Caravaggio, Tiziano, Tiepolo, Tintoretto'yu görmek harikaydı. Botino'nun The Turkish Ambassodor to the Court of Naples resmini görmek hoş bir sürprizdi. Van Dyck'a olan hayranlığım on, onbeş, yirmi kat arttı. Saat üçü geçerken Kadriye de, ben de hem açıkmış, hem de yorulmuştuk. Müzeden ayrıldık. Ama yemek yemek yerine Kadriye'yi kolundan tuttuğum gibi " sen daha çok yemek yersin" deyip şehir turu yapan otobüslerden birinin içine resmen attım. İki katlı otobüsün tepesinde iki saat şehirin ana noktalarını dolaştık. Kadriye ilk anlamadı sonra "ya bu çok iyiymiş" deyip bol bol fotoğraf çekmeye koyuldu. Ben de pişkin pişkin " Kadriye diyorum sana, gez benimle hayatını yaşa, biraz yorulursun ama her dakikan dolu dolu geçer" dedim. Sonra otobüsten indik ve otobüs durağında aç ama mutlu bir şekilde bayağı oturduk. Gördüklerimizi konuştuk, güldük ... ve ikimizden biri diğerini yemeğe başlamadan önce kendimizi Plaza Major'a yemek için attık. Ben paella, Kadriye ızgara somon yedik. Şarabımızı içtik. Sürünerek hotelimize döndük. :)

Ertesi gün çok erkenden kalktık ve Toledo'ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Madrid'den 45 dakika uzakta olan Toledo üç tarafı nehir ile çevrelenen, yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuş, Madrid başkent olarak kabul edilmeden önce uzun süre kralların ve ressam El Groko'nun yaşamayı seçtiği, tarihini çok iyi korumuş bir şehir. Dar sokakları, görkemli Alkazarı hepimizi çok etkiledi. Toledo'da tek sevimsiz olay rehberimizdi. Şansımıza şimdi ismini unuttuğum katoliklerin bir bayram törenine denk geldik. Tören nedeniyle Toledo'da sokaklar ( sonrasında Madrid'e döndüğümüzde aynı kutlamalar orada da yapılıyordu ) dopdoluydu. O kalabalıkta bizim rehber birden yok oldu. Dar sokaklar arasında grup kontrolsüzce dağıldı. Biz Kadriye ile başka bir Türk rehberin grubuna takıldık. Onlarla beraber ama bir taraftan da "ya grupla buluşamazsak" kaygısı ile yüzümüz asıldı. Gezdiğimiz hiçbir yerin keyfini tam almadık. Derken Toledo'da tek kalan sinagogun önünde bizim rehberi gördük. Bizden önce ona ulaşanlar avaz avaz bağırıyorlardı. Adam pişkindi, hiç oralı olmadı. Tüm grup toparlanana kadar telefonlar edildi, bekledik, bekledik ... yani o süre içinde ben El Greko'nun evine de giderdim, Alkazar'a da. Herkesin yüzü asık Madrid'e saat 3 gibi geri döndük. Biz Kadriye ile Arte Reina Sofia Merkezi ( Modern Sanat Müzesi ) önünde otobüsten indik.

Arte Reina Sofia Merkezi tahmin edilebileceği gibi Picasso'nun ünlü İspanya iç savaşını eleştiren Guernica'sını bünyesinde tutmakta olan müze. Guernica'ya gelince ... önünde kaç dakika durup en küçük noktasına kadar baktığımı söylemeyeyim. Müze çok katlı ve büyüktü. Kadriye rahat, güneşgören bir bankta oturmayı tercih etti. Ben de istediğim gibi Picasso'ları, Dali'leri ve diğer bir çok modern sanat edersini gezebildim. Bu arada her müzeden çıkışımızda aldığım kitapları taşıma işinden Kadriye'de sonunda nasibini aldı. :)

Arte Reina Sofia'dan çıkışta Thyssen Bornemisza Müzesi'ne gittik. Bu müze Thyssen Bornemisza ailesine ait 14. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geniş bir yelpazedeki sanat eserlerine evsahipliği yapıyor. Koerbecke'den Jan van Eyck'a, Raffaello'dan Tiziano'ya Bruegel'den Van Dyck'a, Rubens'den Frans Hals'a, Goya'dan Degas'a, Manet, Monet, Renoir, Sisley, Toulouse-Lautrec, Cezanne,Picasso, Van Gogh'a benim kendim için hayal ettiğim tarzda bir özel koleksiyon :):):):):) çok mütevaziyim... tanrım...:):):)

Son günümüzde Botanik Parkına gittik. Bol bol fotoğraf çektik. Benim durmaksızın baygınlık getirecek kadar sıkıcı konuşup durduğum Madrid kamera çekimlerim maalesef bataryanın çabuk bitmesi nedeniyle çok düzensiz. ( vah vah, çok üzüldüm İpek !!!! ) Son gün elimiz boş dönmeyelim diye ıvır zıvır kıvır alışverişi yaptık. Öğlen deniz mahsülleri fast food'cusunda inanılmaz bereketli ve lezzetli bir yemek yedik. Ben böyle bir fast food dükkanı açmak istiyorum. Acayip birşey. Kalamarlar, midyeler, ahtapotlar, hamsi tipi minik balıklar, okyanus balıkları küp küp, bira, mezeler...

Akşam uçağımıza bindik ve İstanbul'a döndük. Uçuşta yanıma korkunç bir adam oturdu. Kadriye gülmekten tuvalete kaçtı. 5 saat uçtuysak, adam 5 saat duraksızın konuştu. Ne yaptıysam susmadı. Yediğim yemeğe, içtiğim suya karıştı. Beni kuruttu. Hayat ışığımı söndürdü. Yitik ve umutsuzca bileklerimi kesmeye yeltenmiştim ki, iniş için kemerleri bağlama anonsu uçağın içinde duyuldu.

İşte Madrid seyahatimiz de böylece noktalandı. Şehirde göremediğimiz çok yer kaldı. Ama istersem yüz defa Madrid'de yolum düşsün, ilk günümü Prado Müzesinde geçireceğim kesin. Kraliyet ailesine ait olup, şu an devlete bağışlanmış bulunan Prado Müzesindeki geniş koleksiyonun İspanya için önemi maddi anlamdaki değerinin ötesinde yüzyıllarca İspanyol ressamlarına rehberlik etmiş olması. Seyahat etmenin hiç de kolay olmadığı özellikle 15-19. yüzyıllar arasında kraliyet ailesinin özenle topladığı parçalar İspanyol ressamların ayaklarına gelen bir hizmet aslında. 15,16,17. yüzyıllarda İtalyan, Flemenk ve Flaman resminin sanat dünyası üzerindeki hakimiyeti nedeniyle Avrupalı ressamlar bu ülkelere gidip yeni akımları, tarzları incelerlermiş. Örneğin Caravaggio'nun resme getirdiği insalcıl bakış açısı, hareket ve renk anlayışı kısa süre içinde bütün Avrupa'ya yayılmış, Flemenk ve Flamanlar'da daahil olmak üzere etkilemediği tek bir ressam bırakmamıştır. Avrupa'da bütün ressamlar sırf onu görebilmek için yüzyıllarca İtalya'ya taşınmıştır. Gerçekten de Caravaggio'nun resimlerindeki hem teknik, hem de estetik anlamdaki duygu, renk ve hareket yükünü başka hiçbir ressamda bulamazsınız. 16. yüzyılda çoğunlukla dini temalar ve portre üzerine gelişen Avrupa resimde Caravaggio adeta bir milattır. Ayrıca bu aşamada küçük bir not olarak şunu yazmak isterim : Avrupa'da din ile sanatın bu kadar iç içe büyümesi ve gelişmesi maalesef Müslümanlıkta yoktur. Sanat insanın ruhunu ve duygularına hitap eder. Sanat yolu ile dini mesaj vermek çok akıllıca bir yoldur. Ancak İslam dini bu yolu putlaştırmamak adına Hz. peygamberin resmedilmemesi şeklindeki kuralı ile istemeden de olsa kapatmıştır. İslamda sanat, desen ve ilkçağlardan kalma minyatür tekniği dışında gelişememiş, toplumsal kültürün bir yapı taşı haline gelememiştir. İnsanlarımız yurdışına çıktığında müzeleri değil, çarşı pazarı dolaşmayı tercih etmektedir çünkü sanat kavramı ve sanatsal bakış açısı genlerimizden adeta silinmiştir. Din ve sanat insan üzerinde ortak ana iki noktaya hizmet eder : Ruh ve duygular. Atatürk sanatın toplumsal mayadaki ( duygusal ve ruhsal ) öneminin farkında olduğundan " Sanatdan kopmuş bir toplumun yaşam damarlarından da biri kopmuştur" demiştir. Sanatla renklenmeyen, şenlenemeyen ruh, ya dine veya tam tersi olan dünyevi zevklere yönelir. ... Ve işte size Türkiye'nin genel manzarası ... dönüyoruz dolaşıyoruz Atatürk çok büyük adammış diyoruz.

Mayıs - LİZBON

Lizbon seyahat kararım nisan başında, bir öğlen iş yerinde yemek sonrası ekobilet.co'da dolaşırken gördüğüm THY'nın Lizbon'a 111 euro'ya kampanya ilanı sonrasında alınmıştır. Son iki yıldır nedenini bilmediğim bir takıntı şeklinde Lizbon seyahatlerini takip ediyordum. Tur operatörlerine telefon açıyor ve 3 günlük seyahatler için tek kişi farkı ile 700-800 euro'ya varan meblağların talebi sonrasında vazgeçiyordum. Lizbon seyahatinin uçak bileti ve 4 gecelik otel odası satınalımı için toplam harcadığım süre en fazla 10 dakika, harcadığım para ise 230 euro'dur. Bence en güzel gezi organizasyonları böyle spontan olanlardır. Ayrıca bu aşamada "ben gidiyorum" dediğimde bana hiçbir zaman engel çıkarmayan, hatta geçen gün "yok mu bu aralar seyahat" diye soran ana bağlı olduğum Genel Müdürüm Samet Bey'e teşekkür borçluyum. Ankara Portekiz Büyükelçiliği'nde vize işlemlerimi takip eden ablam Başak'a da mersi mersi mersi ...

THY'nın Lizbon kampanyasının turstik amaçlı pek de rabet görmediğini uçakta toplam 20-25 kişinin bulunmasından, ki bunların çoğu da transfer amaçlı uçan yabancılardı, belliydi. Benim gibi gezmeye giden 4-5 kişi olduğunu tahmin ediyorum. İşin komiği bu 4-5 kişiden birisi benim dönemimden Kolejdendi. ( arkadaş olmadığım ama bildiğim biri ) Onu geç farkettim, yanında kız arkadaşı veya eşi vardı, konuşamadık ama selamlaştık. Boş uçakta canım sıkıldıkça yer değiştirdim. Çok eğlenceliydi. Elimdeki Lizbon kitabını karıştırdıktan sonra Alain De Button'umu okumaya devam ettim. Sabah erkenden başladığımız yolculuk Portekiz saati ile 11:00'de bitti. Alana indiğimizde çok heyecanlıydım. Küçük ve Atatürk gibi şehrin içinde sayılabilecek bir konumdaydı Portela havalimanı. Alandan şehre inen otobüse atladım ve otelimin yakınında olduğunu tahmin ettiğim durakta indim.

Hava öyle sıcaktı ki şaşırdım kaldım. 29 derece ısıyı gösteren elektronik tabelayı görünce "dilerim hep böyle gider" dedim içimden. Internetten ayarladığım oteli bulmam zor olmadı. Lizbon'nun en büyük meydanlarından Markiz Pombal'e açılan caddelerin birinden içeri doğru girip, ara sokaklara dalmam gerekti sadece. Yürürken Lizbon veya Portekiz adına ilk ilgimi çken şeyle karşılaştım. Binaların dış kaplamaları. İnanılmaz derecede güzel seramik fayanslarla bezenmişti duvarlar boydan boya. Sonraki günlerde onlarca fotoğrafını çektim bu zarif dekorların.

Otel odan ufak ve temizdi. Camı yandaki apartmanda oturan bir ailenin mutfağına bakıyordu. Aile sabahtan başlıyordu bağırıp çağırmaya. Sağolsunlar alarm işlevi gördüler benim için sabahları. İtalyan ailelerini aratmıyorlardı. Ucuz otelde kalmanın kötü olabiliecek tek tarafı ortak tuvalet kullanmaktır. Ama ben bu konuda hep şanslı oluyorum. Belki bugüne kadar hiç kötü birşey yaşamadığım için de tereddüt etmeden ucuz otellerde konaklayabiliyorum. Bu seferde banyo karşı kapıydı ve katta benden başka ya bir, ya iki doluydu. Ne zaman istesem banyomu yaptım, tuvaleti kullandım. Herşey temizdi. Zaten böyle seyahatlerde temizlik hastası olmak veya konaklamaya çok para vermek yersizdir ...

Odama yerleştikten sonra üstümdeki fazlalığı çıkartıp kendimi Lizbon sokaklarına attım. Bu atışım özellikle çektiğim kamera görüntülerimden iyi takip edilebiliyor.:) Görüntülerde istisnasız konuşuyorum; binalara, trafiğe, etraftaki turistlere, havaya, ... herşeye yorum getiriyorum, ne gerek varsa!. Dilin kemiği olmaya görsün ...

Markiz Pombal Meydanından aşağı sahile doğru iki yanı büyük ağaçlarla bezenmiş Avenida da Liberdade ( Özgürlük Bulvarı) den yürümeye başladım. Bulvar Praça Figueira ve büyük Rossio meydanlarına beni ulaştırdı. Bu birbirine açılan komşu meydanlardan daha da sahile inmek isterseniz kimisinde restauranlar, kimisinde satış dükkanları olan, kimisi dar, kimisi geniş, birbirine paralel cadde ve sokaklara giriyorsunuz. Turistler genellikle de bu ara cadde ve sokaklarda vakit geçiriyorlar. Bu caddelerin en genişi ve popüleri Rua Agusta ise ana meydan Praça do Comercio'ya açılıyor. Şehrin Triunfal ve Kral Jose I anısına yapılan büyük kapısı da zaten bu meydanda yer alıyor.Meydan da ayrıca 1755'de dikilen atlı Kral Jose I anıtı da yer alıyor.

Öğlenden sonra ben bu dokuyu keşfederken Eifel Kulesinin mimarı Gustave Eiffel'in öğrensici olan Raoul Menier du Ponsard tarafından yapılan Santa Justa Asansörü ile Lizbon'u tepeden görme imkanını buldum. "Hmmm" dedim. "Demek Lizbon'u önce böyle, sonra böyle, en son da böyle gezeceğim". Bu tarifimden eminim siz de Lizbon'u nasıl gezmeniz gerektiğini -şıp- diye çıkardınız. :):):). Naz olsa hiç istifini bozmadan ciddiyetle sorardı : Pardon, nasıl çıkardık İpek ? ... "-şıp- diye Naz" ... :):):)

Asansörden inişte turistleri bıraktıkları nokta ve çıkış yolu benimle birlikte herkesi Ruinas do Carmo yani 1 Kasım 1755 büyük depreminden geriye kalan ve korunan sayılı tarihi eserden biri, gotik mimaride yapılmış olan Carmo Kilisesinin önüne çıkardı. Tepesi kapatılmamış, yıkık durumu ile halen içinde çeşitli törenler yapılan kilise gerçekten etkileyiciydi.

Çok düz yerlerde yürümekten sıkılmış olmalıyım ki, biraz tırmanmak üzere Lizbon'nun en eski mahallesi Alfama'ya yöneldim. Eski şehrin giriş kapısı olan Portas do Sol'de fotoğraf çektirdikten sonra Se Kadetrali ( şehrin en eski ve depremden oldukça fazla hasarla kurtulan yapılarından ), Igreja De Sao Vincente De Fora kilisesi, Santa Engracia Kilisesini gördüm. Maalesef meşhur Bit Pazarına denk gelemedim. Alfama gerçekten de şehrin en eski yüzlü, yıpranmış ama bir o kadar da sevimli bölgesi. Dar sokakları, sokağa taşmış esnafı, etrafta koşuşturan çocukları ile sımsıcak bir yer. Hatta o kadar sıcak ki " aman da ne güzel" gevşekliğinde dolanırken kendimi dar sokaklar arasında, giderek ıssızlaşan ve kararan bir atmosferde kaybolmuş buldum. Nereden çıktığımı da yazayım bari ... şehrin sanayi bölgesine ait limanından ... pes mi demeliyim, yuh mu bilemiyorum :)

Ay ben bu hızla yazıyı 2006 sınırları içinde bitiremeyeceğim galiba. Birazdan NTV'de Yeniyıl Konseri başlayacak. İlerleyen saatlerde ise Tolga'ya yeniyıl partisine gideceğiz. Ben ne ara bitireceğim bu yazıyı. Daha iş var, konser, tiyatro, filmler var ve başka özel şeyler. Başka "özel şeyleri" yazmasam da olur. Ama diğerleri için birer başlık açmak isterdim doğrusu. Partiye gitmeyip yazı yazmaya devam edermişim !!! ... işte böyle zamanlarda yazı yazmak çok daha cazip geliyor. Ama sonra kendi kendime diyorum ki "İpek yazı yazmak yarın da olabilir ama arkadaşların ile emsal bir vesile için kaç defa bir araya gelebilirsin?" ... Ayşe aradı, 10:30 gibi çıkıyormuşuz. Kendi kendime tartışacağım bir konu kalmadı yani. Kaldığım yerden Lizbon'a devam edeyim bari.

Alfama'dan kendimi zor kurtarıp Rossio Meydanına çıktığımda açlıktan karnımda, beynimde, vücudumun bütün hücrelerinde ziller çalıyordu. Bu açlığa karşılık nereden bulduğum ( aradım herhalde) belirsiz abuk subuk bir çorba içtim. Çorbayı içerken içinde ne olduğunu keşfetmeye çalışmak adeta açlığımı bana unutturdu. Sonrasında kendimi yakınlardaki orta büyüklükteki bir markete attım. Aaaa bu arada şunu da mutlaka yazmalıyım. Benim gezdiğim yerlerdeki en büyük zevklerimden biri market dolaşmaktır. Bir toplumun ne olduğunu anlamanın en kestirme yolu midelerine giden şeyleri araştırmaktır. Bütün dünyanın artık birbirine benzemesinin, kültürlerin yakınlaşmasının en büyük nedenlerinden biri artık herkesin çok ortak besin maddelerini tüketmeleridir. Marketler ise bölgesel olarak yaşanan değişikliklere en yalın yaklaşımı getirir. Portekizlilerin bol bol,pek de iyi kokmayan, tuzlanmış büyük okyanus balığı yemeyi sevdiği gördükten sonra kendime Joao Portugal Ramos marka Douro yöresi üzümlerinden yapılmış iyi bir kırmızı portekiz şarabını seçerek ( elimdeki kitap öyle diyordu)ve basit tuzlu krakerler alarak evime, ay pardon otelime yollandım.

Lizbon'daki ilk tam günüm saat 09:00'da otelimden aç bir şekilde çıkmam ile başladı. Yine Markiz Pombal Meydanına çıktım ve Özgürlük Bulvarından aşağı yürüdüm. Kendimi gördüğüm ilk kahve dükkanının içine attım. Fırınlanmış kremalı tart ile sütlü kahvemi içtim. Açıldım. Yüzüm gülmeye başladı. İkinci gün için ilk planım şehrin tek tepesine kurulu olan San Jorge Kalesini ziyaret etmekti. Bayağı tırmadım, ama hava ve tırmanış yolu güzeldi ki kalenin kapısına nasıl vardığımı pek anlayamadım. Kale manzara bakımından mükemmeldi, bütün şehre hakimdi. Kale içinde bir büyük hatam oldu; nereye gittiğini kestiremediğim merdivenlerden aşağı inmeye karar verdim. Sağduyum " neden buradan kimse inmiyor veya çıkmıyor" diye beni sorgulamadı değil. Herneyse, merdivenlerden indim, indim. Ne mi oldu ? ...Vardığım uç noktanın hiçbiryere açılmadını ve gerisin geriye merdivenleri tırmanmak zorunda kalacağımı gördüm. Ellerimi belime koydum ve boş boş bir indiğim basamaklara, bir de yanında durduğum surların en aşağılarına baktım. İşte o sırada tek soru kafamdan geçti "Acaba şuradan kendimi aşağı atsam, benim gibi bir sersem ile daha örtüşen bir hareket olmaz mı ?"

devam edeceğim. 31 Aralık itibariyle bitmedi.... tebrikler İpek

Salı, Aralık 26, 2006

Recommendation

Dirty Pretty Things

Waterloo to Anywhere - 2006
'Waterloo To Anywhere' is the debut album from ex-Libertine Carl Barat's new band, Dirty Pretty Things. An album as English as traffic jams and red telephone boxes, and packed with musical references to both the melodic punk of The Clash and dandy-ish swagger of The Kinks, this record is a must forfans of classic English songwriting, regardless of what generation you are from.

Salı, Aralık 19, 2006

Liste

Canım çok sıkılıyor. Konsere de gitmedim. Çok ama çok sıkılıyorum. Sıkıntı ve mutluluklarım adına 6 parametre belirleyelim : Ben, O, Aile, İş, Arkadaş, Çevre

İşte sıkıntılarımın sıralı listesi : ( detaya girmiyorum )

1. Ben
2. Ben
3. Ben
4. O
5. Aile
6. İş
7. Çevre
8. İş
9. İş
10. Aile
11. İş
12. Arkadaş
13. İş
14. Çevre

İstatistiksel olarak bakıldığında sıkıntılarımın % 36'sı iş kaynaklı.

Peki ya mutluluk kaynaklarım ? :

1. Ben
2. Aile
3. Ben
4. İş
5. Ben
6. Arkadaş
7. İş
8. Arkadaş
9. Ben
10. İş
11. Çevre
12. Ben

Mutluluk kaynaklarımın % 42'sinin kaynağı "Ben" olduğuma göre, bu da genel anlamda kendimle barışık olduğumu gösteriyor.

Bu çalışmadan özellikle bir parametrenin hayatımdaki ağırlığının, kararlarımdaki yönlendiricilik gücünün ne kadar düşük olduğunu çok net görülebilmekte : "O"

Sonuç 1 : Düşündürücü ve sonuçlar aslında -iyi veya kötü- "benim genel hayat politikam"
Sonuç 2 : Desteğe ihtiyacım var. Kendi kafam en doğru çözümleri üretmeye yetmiyor.
Sonuç 3 : Yavaş yavaş acele etmem lazım.

Durumu özetleyen parça yukarıda Spoon'dan geliyor ... The way we get by . Aşağıda ise Kasabian'dan LSF ..


Pazar, Aralık 17, 2006

Günlük filmler, tiyatrolar, konserler

Dışarıda güzel, güneşli bir hava var. Bugün kendimi pazar sersemliğinden sıyırarak sokağa atacağım. Alışveriş yapacağım ve sinamaya gideceğim.

Dün de Taksim'e yürüdüm. "Stranger Than Fiction" - Lütfen beni Öldürme ( Bu nasıl kötü bir çeviridir !!!????? ) 'a gittim. Güzel film. Kahramanımız Harold Clinc'in yazar Karen Eiffel'ın kitabını otobüste okuma sahnesinde çalan The Jam'in That's Entertainment parçası benim için filmin en harika yeriydi. Ayrıca filmde kullanılan diğer parçalar da çok başarılı. Benim özellikle müzikler çok dikkatimi çekti. Piyasaya Soundtrack 'i gelirse alacağım. Sony'den çıkar herhalde.

Filmden memnun bir şekilde çıktıktan sonra Borsa Lokantası'na gidip balık + şarap yaptım. Sonrasında yürüye yürüye, bir parça da market alışverişi ekiyle eve döndüm. Akşam nedeni belirsiz bir şekilde saat 10:00 gibi üstüme bir yorgunluk çöktü ve gidip yattım. Erken yatmanın sonu saat 01:00'de kalkmak olmalı. Şansıma ATV'de hoş bir romantik komedi filmine denk geldim: "Emma ve -birşey-" . Dün ilginçtir ne izlediysem yazarlarla ilgiliydi. Bazen aklıma bir roman yazmak fikri düşüyor ... ama .... silkiniyorum. " Ne işin var romanla, momanla" diyorum. Benim yazmam 'çerezlik', yeter ki gönüller hoş olsun gibi birşey, eni sonu ciddiye alınacak bir tarafı yok yani.

Bugün de hangi filme gitsem diye düşünüyorum. "Köstebek" görmek istediklerim arasında başta yer alıyor. Bakalım. Akşam dönüşte neler yaptığımı yazarım herhalde.

Perşembe akşamı bilgisayar başında yine boş boş ekrana bakarak oturmuş 'birşey unuttum, birşey unuttum' diye düşünürken, o akşam Akbank Oda'nın konserine gideceğimin hafızamdan silinmiş olduğunu farkettim. Hala içim acıyor. Nasıl atladım ?! :(. Belki de gerçekten programlarımı blog'a geçirmeliyim. Buraya yazınca bana hatırlatma oluyor. AKM'ye uğramalıyım ... offfff...

19 Aralık 2006 CRR ADAP Konseri
23 Aralık 2006 CRR Mariinsky Balesi

Aralık ayında millet tiyatrolara resmen hücum etti. -Aralık 2006- Ocak 2007 tiyatro bilet fiyatları 1 YTL kampanyası- nedeniyle Devlet Tiyatrolarından bilet bulmaya imkan yok. Sehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahesinde de Rumuz Goncagül oynuyor ama nafile; onun da biletleri aybaşından tükenmişti. Ali Poyrazoğlu'na gitmeliyim belki de ... Kenterler'i de deneyebilirim.

Cuma, Aralık 15, 2006

Simple Five Senses ( SFS )

I need to see your fingers moving
I need to hear your voice whisperring
I need to smell your skin seizing
I need to taste your lips kissing
and
I need to touch your soul flying

Don't be, can't be, musn't be
as 'simple' as me ...
WBY

Perşembe, Aralık 14, 2006

VESBO TURQUALITY







TURQUALITY® KAPSAMINA GİREN 33 FİRMADAN SEKTÖRÜNÜN "TEK" İ : VESBO


YK Başkanımızın mesajı :

Değerli Novaplast Çalışanları,

Uzun zamandır çalışmaları devam eden Turquality programı neticeleri, Samet Bey’in bildirdiği gibi 13 aralık 2006 gunu açıklanmıştır.

Vesbo markası, ilk desteklenecek 33 firma arasına girerek büyük bir başarı kazanmıştır.

Bu başarı, Novaplast’ın senelerdir taviz vermeden yürüttüğü çalışmaların sonucunda meydana gelmiştir. Başarı hepimizindir.

Bu belge, hem firmamız ve şahsımızın itibarına, hem çalışanlar olarak Sizlerin itibarına yapılmış çok değerli bir katkıdır.

Hepinizi tebrik ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.

Faruk Berksan

GM Mesajı :
Sayın Çalışma Arkadaşlarım,

Firmamız Novaplast’ın, VESBO markası ile Turquality Destek Kapsamına alınmış olmasından duyduğum mutluluğunu sizlerle paylaşmak isterim.

Firmamız geçen sekiz ay içerisinde, uzmanlığı dünyaca kabul görmüş olan Deloitte Denetim ve Danışmanlık firması eşliğinde Dış Ticaret Müsteşarlığı müfettişlerince çok detaylı bir şekilde incelenmiş ve Sn. Devlet Bakanımız Kürşat Tüzmen’in “10 senede 10 Türk Dünya markası Yaratma” projesinde desteklenmeğe layık görülmüştür.

Ekte konuyla ilgili bilgi yazımız vardır.

Bu vesileyle, gerek incelemeler sırasında, gerekse çalışmalarıyla sürekli olarak firmamızın bu seviyeye gelmesinde emeği geçen sizlere teşekkür etmek isterim.

Hedefimiz VESBO’yu 10 sene içinde bir Dünya markası yapabilmektir.

Saygılarımla,

Samet Samedi
Genel Müdür


İA'nın blog mesajı :

Şirketim; Vesbo markası, yöneticilerim ve çalışma arkadaşlarımla gurur duyuyorum. VESBO'yu bir dünya markası yapacağız.
.

Firmalar nasıl seçildi?
Firmaların TURQUALITY® kapsamına alınabilmesi için, bağımsız bir danışman kuruluş olan Deloitte ile işbirliğine gidilerek seçim için kriterler oluşturuldu. Buna göre, gelişim potansiyeli olan değişik sektörlerdeki firmalar 10 ayrı performans başlığı altında değerlendirildi. Bu değerlendirme kapsamında Deloitte Danışmanlık, marka destek havuzundaki firmaları teker teker ziyaret ederek, 3 ana ve 10 farklı performans bazında inceledi. Deloitte Danışmanlık, söz konusu performans kriterleri doğrultusunda firmalara yönelik ön inceleme yaparak TURQUALITY® Çalışma Grubu’na bir değerlendirme raporu sundu. Söz konusu raporu Çalışma Grubu istişari görüşü ile birlikte Dış Ticaret Müsteşarlığı’na (DTM) sundu. Yapılan değerlendirme sonucunda DTM hangi firmaların kapsama alınıp alınmadığına karar verdi.

.
Kapsama alınan markaların listesi:
Alix Avien, Atasay, BGN, Bossa, Colin's, Cross Jeanswear Company, Damat-Tween, Derri, Desa, Duru, ECA, Efes, ETİ, Gilan İstanbul, Goldaş, Hamam, Hidromek, İpekyol, Jimmy Key, Koton, LTB, Network, Öztiryakiler, Pınar, Ramsey, Sarar, Serel, Şölen, Taç, Temsa, Vesbo, Vestel, Zen.

Çarşamba, Aralık 13, 2006

Geveze in the morning

Google'da "Geveze in the morning blog" u arar iken hasbel kader benim bloguma savrulmuş olan sayın kişi,

Sizi bunca yazı, resim, ıvır, zıvır kalabalığı içinde fazla yormayalım ve derhal yönlendirelim :

Geveze'nin bahsinin geçtiği şiirim için bakınız : 01 Mart 2006 - İhmal

Sevgilerimle,

Pazartesi, Aralık 11, 2006

Plane Weird

..... and I don't know what to do. Such weird things always happen only to me !
Why ? ... am I that weird or you or both ?
Yes, I'm her,
the one who dances within the crowds facing you for an hour;
the latitudinarian stranger.

To see a world in a grain of sand,
And a heaven in a wild flower,
Hold infinity in the palm of your hand,
And eternity in an hour.
- William Blake -

Pazar, Aralık 10, 2006

The Final Judgement



Somethings can not be judged ... like the love of Mozart ... like the love of God
Vladamir Horowitz plays Mozart Piano Concerto No. 23, II. Adagio. Orchestra del Teatro Alla Scala, Carlo Maria Giulini conducting.


Encore performance of Mozart's Piano Concerto No. 21, Mvmt II

Cumartesi, Aralık 09, 2006

... = ...

A bottle of fine Greek wine,
A nice movie on TV
Some fine cheese on my plate
What can I ask for more ?
... you ?
Oh god, please ... don't

Hazırlanmalıyım

Dün gece annemlerde kaldığım için sabah erkenden kendimi müzelere atma planım suya düştü. Annemlerden çıkıp evime gelmem saat 12'yi buldu. Bakalım saat şimdi kaç ? ... saat 14:50. Harika ! Günün yarısı geçti bile. Hazırlanmalıyım.

Erkan işlerini halledemediği için dün dışarı çıkamadık. Bir değişiklik yapıp (!) bütün gece bilgisayar başında oturup youtube'da müzik ve vs. dinledim, izledim. Bu akşam için arkadaşlarımı arayabilirim ama canım istemiyor.

Alıp başımı yine gidesim geldi uzaklara.
Hiç bilmediğim insanların yaşadığı,
hiç bilmediğim yerlere.
Kendimden başka herşeye,
herkese yabancı olduğum için
kendimi de unutabileceğim anlara.
Mesela eski Lizbon'da
sahil kenarında taşa oturup dakikalarca
açıkları,
etraftaki insanları,
önümde yatan ayaş adamı
izlediğim gibi
veya
dar sokaklarında yavaş yavaş yürürken
"bu şehri, bu insanları da çok seviyorum"
dediğim gibi.

Özgür, sakin, kaygısız
ve mutlu, o anda içimdeki
"yaşıyor olmak" hissini istiyorum.
Bağımsızlığın bağımlılığını yaşama hissini

...herkes kendi olmalı,
...yerinde kaçmalı,
...yerinde dönüp gidebilmeli,
...yerinde ise gözünü kırpmadan bir başkası için ölebilmeli
...aklı delicesine korkarken, yüreği onu cesaret ile sürükleyebilmeli,
...bilinmeyenin sarhoşluğu ile geçmişe, şimdiye, geleceğe sarılabilmeli.
...kendini bir saniyede darmadağın edip, sonra yıllarca uğraşarak toparlayabilmeli.
...seçmeli, eklemeli, denemeli ve atmayı da bilmeli.
...hayat bir yap-boz bulmaca ise, onu her bozduğunda yeni bir resmin hayaline kendini bırakabilmeli,
...en çok da sevmeyi bilmeli

Cuma, Aralık 08, 2006

Bavul Olayı

Yazayım, yazmayayım, ... yazayım, ne yazayım, ... yazıp da ne saçmalayayım, ... Orhan Pamuk'un babasından kalan bavulu var, benimse hiçbirşeyim yok gibisinden mi kaygılanmalıyım, ... belki de ben de bana bir bavul bırakılmasını beklemeden kendime bir bavul, olmadı bir sırt çantası almalıyım ? .... diye düşünüp duruyorum ... semboller bir yana, Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat ödülü konuşmasını beğendim. Yani neredeyse kitaplarını okuyacak kadar oldum. Kimbilir okuyadabilirim. Cevdet Bey ve Oğullar, Beyaz Kale ve Sessiz Ev dışındaki kitaplarını okumadım. Okuduklarımı beğenmiştim. Kalanları okumamamın çeşitli nedenleri var. Bu nedenleri yazarak vakit kaybetmek istemiyorum. Orhan Pamuk'u okumak veya okumamak üzerine de ayrıca bir düşünce etabı yaşayacağım gibi görünüyor. Edebiyat, siyaset, tarih, gerçeklik, hayal gücü, yaratıcılık, araştırmak, saçmalamak, bozuk Türkçe gibi girdiler üzerine zihnimde sanırım oldukça uzun bir yürüyüşe çıkmalıyım.

Çember.net'e uzun süredir girmemiştim. Dün posta kutuma gelen bir mesaja öylesine tıklayınca yine kendimi moderatörü olduğum Yeme-İçme Forumunun içinde buldum. Bu arada yılın yüz karası olarak Mutfak Kültürü Atölyesi'nden devamsızlık ve "ödevlerimi yapmadığım" gerekçesi ile atıldığımı paylaşmak isterim. Utanıyor muyum ? Hayır. Ben baştan söyledim : ben yemek yapmayı sevmiyorum ve sevmemeye de devam edeceğim. Bu dünyaya bazıları yemek yapmaktan keyif alacak şekilde programlanarak gelmiş olabilir ama ben bu kitleye dahil değilim. Herneyse, çember.net'e girip iki-üç mesaj bırakmak hoşuma gitti, bunu tekrarlamalıyım diye karar verdim.

Biraz önce Erkan'la msn'de yazıştık. Eğer o akşam programını ayarlayabilirse Taksim'e şarap içmeye gideceğiz. Umarım ayarlanır çünkü şu an sıkılıyorum ve hava almaya ihtiyacım var. Kendimi bilgisayar kölesine dönüştürdüm resmen. Cumartesi günü de atacağım kendimi sokağa sabahtan, müze gezeceğim. Koç Müzesindeki Da Vinci sergisine hala gitmedim. SSM'ne de Cengiz Han sergisi geldi. Gezmeliyim, görmeliyim, şaşırmalıyım, "bak şu adamların işine" demeliyim, hayran olmalıyım, kafam yüzyıllar öncesine gitmeli..... sonra "ama o zamanda tuvalet kağıdı yoktu" deyip eski zamanlarda yaşama hülyalarımdan apar topar geri dönmeliyim .... evet ayan beyan görülüyor ki "Ben bu aralar -biraz- sıkılmışım".

Genel anlamda hayatımdan memnun olmakla beraber, saç diplerimin altındaki kemik yapısının gerisinde pirelerin zıplayıp, hoplayıp, dans ederek, parende atıklarını ve hatta arada "la lal lalalal la la" şeklinde şarkı dahi söylediklerini hissedebiliyorum. Buna gerçek hayatta -biz normal insanlar- "yaşam coşkusu" diyoruz ancak eklemeden de duramıyoruz : "Akacak kan yerinde durmaz " = "akacak İpek'in yerinde durabildiği görülmüş mü?"... hmmm... hmmmmm.... akayım akayım da nereye ? .... ben en iyisi hafta sonu kendime üç-beş konser, tiyatro bileti alayım. Kedim Lulu ( artık Kurtköy'de bir hemşirenin yanında yaşamına devam ediyor) evden sokağa çıkıyorum diye başkalarının dairelerine camdan girer, evlerini dolaşır, her tarafı tüy yapar, insanları korkuturdu. Başkalarının evlerinde dolaşmak ona sokakta dolaşmaktan daha büyük mutluluk verirdi. ( Sonunda üç komşumun kapıma gelip şikayet etmelerine neden olmuştu) Ben de kendimi bir parça Lulu'ya benzetiyorum. Ben de kendi kafam dışında başkalarının kafalarında ( sanatçılar, oyuncular, politikacılar, ... ) dolaşmaktan büyük zevk alıyorum. Konserler, tiyatrolar, sergiler benim bu nedenle çok hoşuma gidiyor. Eserleri üreten insanların kafaları ile beni buluşturuyor. Acaba bu bir çeşit asalaklık olabilir mi ? veya otomobilleri çok seven bir insanın sürekli farklı markalara, modellere binmesi ? Düşünsenize milyarlarca marka, model var ... bir ömür yetmez hepsi ile tanışmaya ...

Belki de ben gerçekten artık evlenmeliyim ve çocuklarım olmalı. Ufff ... bilmiyorum ... çok zor işler bunlar, aptallaşmaya çok müsait, duygusal konular ... bilmiyorum. Bakın, ben demiştim yazının başında "ne saçmalasam " diye. İşte başladım saçmalamaya. ( Bunu kaç defa müzakere ettik İpek ?. Bir insanın evleneceği varsa evlenir, yoksa evlenmez. Üstünde çok durmaya gerek yok. Toplumsal kalıplar veya yaradılış gereği şeklindeki şartlanmalara kapılmalı mıyız ? Hayatta bazı şeyler bireyin kontrolü dışındadır. (veya ben öyle olmasını istiyorum, zaten farklı birşey yaşanamayacağı, nefes almak kadar doğal olduğu için ) Bunlardan en önemlisi ise evlilik kurumudur. Dönüyoruz dolaşıyoruz yine aynı yerde takılıyoruz. Neden ? )

Çarşamba, Aralık 06, 2006

My answer

to your questions : You are a very easy going person for me. You are clever, sensitive, honest and hard working. I just let my love flow ... with my breath, with the wind, with the birds, with my thoughts, with my soul. Suspicion soils and you are pure. You'll always be pure because very few people on this earth have the strenght that your soul has.

I love you because you are worth loving.

Who knows what who knows ?

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Evevev - deneme

Annemlerde Alp'in CV'si ve başvuruları ile uğraşırken üstüme afaganlar bastı. Bir anda içimdeki ses 'sen de kayıt yapıp youtube'a koy' dedi. Aslında tembelliğimden sıyrılıp video kamerası ile kaydettiğim Amsterdam, Madrid, Toledo, Lizbon ve gemi gezisi görüntülerimi Youtube'a aktarabilirim ama ... kim uğraşacak onları onar dakikalık paketler haline dönüştürmek için ? !!... yukarıdaki, her ne hikmetse sadece 8 saniye olarak aktarılan görüntü aslında 5 dakika. Alp'in bilgisayarının kamerası ile çektim. Ses yok. Acaba neden sadece 8 saniye aktarmış ? Neden ses yok ? Ben niye böyle bezgin ve baygın çıkmışım ? Yoksa bilgisayar başında ben hep mi böyleyim ? hmmmm.... bence daha da beterim ... falan falan ...

Pazar, Aralık 03, 2006

I LOVE FB

İŞTE BUDUR :

FENERBAHÇE 2 - GALATASARAY 1

Değişim

EVE'S EYES 2006'ya 31 Aralık itibariyle son yazımı yazarak şu an içinde bulunduğumuz yılın bütün ağırlığını kaldıran bu defteri sonlandıracağım. 1 Ocak günü ile beraber EVE'S EYES 2007'de yazılarıma devam edeceğim.

Yıl yeni olunca blog sayfamın yapısı da bir parça farklılaşsın istedim ve Blogger'ın hazır kalıplarından hoşuma giden birini seçerek uygulamasını başlattım. http://ia3eveseyes.blogspot.com adresinden ulaşılabilecek yeni görüntü hakkındaki düşüncelerinizi bana iletebilirseniz çok sevinirim.


Buraya tıklayın

Cumartesi, Aralık 02, 2006

YARADILIŞ

Psikometrik Teknikler eğitimi sayesinde kendimle ilgili, bildiğim, ancak sayısal olarak hiç onanmamış iki gerçeği ortaya çıkarmış oldum; 1 . problem çözmek üzerine üstün yeteneğe sahibim. 2. Fizik algılama ( iki - üç - dört - beş boyut )kavramı üzerine ise üstünün bir altıyım.

Hoşuma gitti mi ?

Gitti.

:)

İnsanları şaşırtmak hoş birşey. Belirlenmiş sürenin 1/5'inde bütün problemleri çözebilmek harika birşey. İnsanlar dakikalarca ellerindeki parçalarla kıvranırken onları izlemek garip bir haz veriyor insana.

Ayrıca problem çözme yeteneği olarak beynimin kendine has çok orjinal bir sistematiği olduğu da ortaya çıktı. Bu orjinalliğin kökeni ise solaklığım. Diğer taraftan, beynimin sol-sağ lopu dengelerinin %50-%50 olması da bu orjinallikteki diğer bir etken bence. Bununla ilgili kelimeler üzerine kurulu bir teste de 6 yıl önce girmiştim. Bu test sonrasında kadınlarla erkeklerin beynilerini farklılaştıran ana etkenin bende mevcut olmadığını öğrenmiştim. Ben beyin işleyişi olarak her iki cinse de ait olmıyorum. Ne kadınlardaki gibi sol, ne de erkeklerdeki gibi sağ lop üstünlüğüm var. Ne garip değil mi?

Herkes bana hep sorar "sen niye böylesin" diye ...

Bu sorunun doğru adresi ben değilim; yapabileceğim hiçbirşey yok ; YARADILIŞIM BÖYLE

Herşeyden komik olan, bu yeteneklerimi benden veya testlerden önce bilmeden keşfeden kişi annemdir. Ben 4-5 yaşındaydım. Evde annemin arkadaşları vardı. Salondaydık. Ben halı üstünde lego tipi ve ablamın kırık oyuncak parçaları ile oynuyordum. Hiç unutmuyorum, annem arkadaşlarına "Bakın şimdi o elindeki kırık dökük şeylerle neler yapacak" demişti. Burada sorun ne diyebilirsiniz ? Sorun şu ki, benim maalesef hiç yeni oyuncağım olmamıştır. Yeniler hep Başak'a giderdi. İlkokula geçince ise ben zaten evde durmayan azgın bir sokak çocuğu olmuştum. İlk bisiklet kazam da bu yıllara denk gelir. Yokuş aşağı son sürat çöp bidonlarına girmiştim. O bisikleti bir daha kullanamadım. Bacaklarımda hala izler durur. :):). Bir de çöplükten yamulmuş bisikleti alıp kanlar içinde yokuş yukarı eve kadar itmiştim. Annem kapıda beni o halde görünce bayılacaktı neredeyse. Aaaaaa ne güzel çocukluk anıları .... Bir diğer çözüm üretme hikayem ise yine aynı yaş dönemine ait. Yatağımda bir öyle, bir böyle takla atarken birden kafam kalorifer birleşiverdiler.!!! Bir bakayım ki boylu boyunca yarılan kafamdan akan kan ile yatak rezil olmuş. Can değil kesinlikle sadece annemin yatağı kan yaptığım için çok kızacağı korkusundan temizlik eşyalarının durduğu odaya kaçtım apar topar. Kafama ilk bulduğum "yer bezini" yapıştırdım. Orada ne kadar kaldığı hatırlamıyorum ama yokluğumu farkedip veya kanları görüp beni aramaya başlamışlar ki, birden odanın kapısı açıldı. Ben köşeye çömelmiş, kafamda yer bezi korku içinde oturuyordum. Başak "Anne burada" diye bağırdı. Annem beni görünce dehşete düştü. Kanamayı durdurmak için benim çözümümden daha beter birşey yaptı. Sonrasında hastaneye götürüldüğümde doktorlar bana değil anneme çok kızdılar çünkü annem kafama bir kutu pudra dökmüştü, evet kanama durmuştu ama yarığa yapışan pudra taneleri betona dönüşmüştü. Bütün pudra temizleninceye kadar doktorlar kafama dikiş atamadı. :):):) Hayatımda ilk defa bacağı kopmuş birini orada kafama dikiş atılsın diye beklerken gördüm. Bir trafik kazazedesiydi ve sedye ile yanımda bırakıverdiler Doktorlar beni ters yöne oturtana kadar öyyyleeee bakmıştım adama ve kopmuş bacağına... Daha da çok anım var ama ...aaaaa...annemin çıldırdığı bir başka çözümüm de .... Ben kuskustan nefret ederdim çocukken. Annemde sık sık yapardı. Annem tabağıma kuskus koyduğu öğünler benim için biraz uzun sürerdi ama tabağımı da hep bitirirdim ( !!!! ) Annem Ahmet Rasim Sokak'taki evden And Sokak'a taşınırken o kuskusların nereye gittiğini maalesef ki keşfetti. Benim için parlak günlerden biri değildir doğrusu. Annem yıllar boyunca evdeki bir umum vazonun içine attığım kurumuş ve yapışmış kuskusları buldu. O vazoların içinde hala kuskusların izi vardır. Hala bakar bakar gülerim. Hele bir tane kocaman vazo vardı ... uf uf uf ... :):):) Şimdiki patronum Faruk Bey'in benim o "İpek" olduğumu öğrendiğindeki ilk cümlesi "sen çok azgın bir çocuktun" olmuştur. Kimbilir o neler hatırlıyor ?! :)

Sonra bu tip sorunlara çözüm üretme anılarım ortaokul ve lisede devam etmiştir. Annemin yarı hayatının muavin odalarında geçtiğini söyleyebilirim. Bir süre sonra annem bıktı ve ablam üniversiteye başlayınca onu velim olarak gönderir oldu. Hala TED'de efsane olarak anlatıldığını bildiğim "çözümlerim" vardır.:):) Bence en hüzünlü çözümlerimden biri ise hocanın dolabından sınava 2 ders kala çaldığım kimya testi sorularına kazıklığından dolayı kimsenin doğru cevapları bulamaması ve 10 üzerinden ben de dahil herkesin "3" almasıdır.

Üniversitede istatistik imtihanında yaptıklarımı hatırladıkça ben bile inanamam. İnsanın beyninin bazen kendinden öte birşeye, bir varlığa, bir mekanizmaya dönüştüğüne inanırım ben. İpek'ten ayrı bir beyin var şu kafatasının içinde derim hep. Problem çözmek bir yaratıcılıktır aslında, o anda siz siz değilsinizdir artık, o an benliğinizden sıyrılır ve ilahi bir güçle birleşirsiniz adeta.

Nihayetinde Blog'a yazmaya başlamam da bir soruna beynimin ürettiği çözümdür, "anlaşılamama", genelde 3. kişilere kapalı tuttuğum beynimi bir parça açmak belki. Beyin olarak birinci yılım kutlu olsun, daha nice nice yıllara ...

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Babil

Bugün eğitimdeydim. Psikometrik teknikler eğitimi. Saat beşte biten ilk gün programı sonrasında adımımı kararmış ve soğumuş İstanbul sokaklarına attım. Eve de gitmek istemediğimden yakınlardaki bir sinemaya doğru yöneldim. İzlemek için seçtiğim film "Babil" oldu. ... çok yerinde bir seçim yapmışım.

Annem mutlaka görmelisin diyerek ilk ve tek yönlendirmeyi telefonda geçen hafta yapmıştı. Filme oyuncu kadrosuna bile bakmadan girdim. Brad Pitt, Cate Blanchett, Gail Garcia Bernall'ı görünce de çok şaşırdığımı soylemeliyim.

Ne diyeyim ? Ben böyle film çeken yönetmenleri yüreğimin ve beynimin en derinlerinden sızlaya sızlaya 'kıskanıyorum'.

Filmin yoğun temposunda Meksikalı bakıcı kadının çocukları çölde bırakıp yardım aramaya çıktığı sahnede bir ara ayağa kalkıp "yeterrrrrrrrrrrrrrrr" diye bağıracaktım. Avladığı hayvanların kafalarını duvarına asan japon babanın eşinin kendisini kafasından vurarak intihar ettiğini öğrendiğimdeyse "Tanrım" dedim. 'Medeni' akranlarının ölüme terk ettiği Amerikalı kadına ilkel ve barbar gözü ile bakılan fakir insanların sahip çıkması ise bize neyi gösteriyordu ? Medeniyetin kalan tek dişinin de mi düştüğünü ? Fas'lı küçük çocuğun basit bir isabet ettirme-rekabet oyunu ile başlayan sürecinin abisinin ölümüyle sonuçlanması bir trajedi miydi, cehalet mi, yoksa filmin bütününde "bak, bak, bak" diye gözüme sokulmaya çalışılan, hangi dil, hangi ırk, hangi kıta, hangi gelir düzeyinde olursak olalım hepimizin sadece basit birer insan olduğu muydu?

Dönüyoruz dolaşıyoruz etme-bulma dünyası diyoruz. Bizden öyle üstün bir güç var ki, bir zincirin milyarlarca halkasından biri olarak beni bütün dünyadaki insanlara bağlıyor, beni onlardan sorumlu kılıyor. Bizler dil, din, coğrafya olarak değil ama dünya üzerinde düşünebilen yegane varlık olarak tek ırkız; olabiliyorsak eğer, bizler 'insanız'.

www.paramountvantage.com/babel/

Pazar, Kasım 26, 2006

bak bakabildiğin kadar ... sanki ...

Ekran bana bakıyor
Ben kafamın içine bakıyorum
Kafamın içi hayallerime bakıyor
Hayallerim geleceğe,
Gelecek ise imkanlı olasılıklara ve
öngörülmeyenlere.
Çok güzel.
Hepimiz gözü dikmiş bir yere bakıyoruz
da
bir türlü dönüp birbirimizle bakışamıyoruz

Yani nasıl oluyor?

:)

Saçma sapan, hepimiz ne benciliz.
Ortak tek hasletimiz,
hepimiz en başta yaşamı tüketiyoruz.

Örneğin ben şimdi hazırlanıp saat 20:00 deki CRR Senfoni Orkestrasının konserine gideceğim. Salon yine boş olacak. Gerileceğim, üzüleceğim, bozulacağım, sinirleneceğim, konser boyunca yarı bunalım halinde dalıp dalıp gideceğim. Ben deli miyim ? Başkalarının klasik müziğe ilgisizliğinin sorumluluğunu acaba niye ben sırtlanıyorum ?

Sorarım, bir insan "göz göre göre" kendine bu şekilde işkence yapar mı, bir yaşam böyle tüketilir mi ? Yazık bana. :( Bakın saat 18:00 ve daha şimdiden gerginlikten damarım atmaya başladı ...

KONSER ARASI ( 20:00 - 22:00 )

Konserden kanat takmış uçarcasına mutlu döndüm. Birincisi çok güzel bir konserdi. İkincisi salon doluydu. Üçüncüsü .... üçüncüsü yok. Daha ne olsun ! :) Hmmm ... olur olmadık zamanlardaki alkışları saymazsak eğer ...

Konser Rossini'nin "Sevil Berberi" operasının uvertürü ile açıldı. Ardından gecenin solisti Min Lee geldi sahneye. Erick Friedman'nın Yale Üniversitesi'nde yetiştirdiği bu Singapur'lu genç yetenek Tchaikovsky'nin bestelediği tek Keman Konçertosunu nefis yorumladı. Biste ise Paganini çalarak salona gerçek yeteneğini gösterdi. Mesela benim ağzım açık kaldı. Paganini dinleyince hep kaşlarım çatılır. Paganini'nin geçirdiği eklem hastalığı sonucu el parmaklarında oluşan yapısal deformasyon, ona keman ile başkalarının hiçbir zaman kendisi gibi çalamayacağı besteler üretme ve değişik teknikler geliştirme imkanını sağlamış. Eğer zaman makinası olsaydı Paganini'nin kendisinin çaldığı bir konserine gitmek isterdim . Aranın ardından ise Schumann'nın 3 numaralı mi bemol majör senfonisi seslendirildi.

Konserin birinci yarısı muhteşemdi. Benim için ikinci yarı birinci yarıyı düşünerek geçti. Aşağıda Maxim Vengorov yorumu ile Tchaikovsky'nin Keman Konçertosunun ilk bölümünden bir kesit var. Ben de birazdan yatağıma gidip, aynı besteyi Itzhak Perlman'nın bendeki cd kaydından dinleyerek uyuyacağım.


Cumartesi, Kasım 25, 2006

20-30

20-30 Nisan arasında Londra'ya gitmeye karar verdim. Kısacası yeni yaşıma Londra'da gireceğim. 2007 iyi bir yıl olacak.

Kendi kendime yeni gelen seneye günlük rutinlerimin dışında yeni anlamlar yüklemeliyim diyorum. Meselaaaaaa .... hayırrrr... tabii ki yazmam.!:) O zaman ne anlamı kalır 'özel hayat' kavramının. Kafamda kaç bin tane tilki dolandığını bir ben bilsem yeter de artar;

Bin tilki
kimi dilli, kimi zilli
benden bir adım ileri
bazen de iki geri
parmaklarımın ucundaki
sonsuzluk rıhtımından
açılmaya ve bulunmaya hazır
karamla beyaz inci.

Salı, Kasım 21, 2006

-ING

On the island where you sing
and in my mind
where I crown you as my king
I'll keep on acting
with the drive of my basic feeling;
Oh love,
you shall always be the indispansable reason of my being.

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Bana aitsin

Bazen hayat beyaz sedefli boncuklardan oluşmuş bir kolye gibi belirir kafamda. Her boncukta bir anı, bir insan, bir sevinç veya bir üzüntü saklıdır. Boncuklar tam karınlarından açılmış dar kanaldan geçen keskin ve sağlam misine ile birbirlerine dokunur, açık uçlar sadece istenilirse birbirine kavuşur. Her bir boncuğun ana iki komşusu bulunur ama bütünün içinde sahibinin kolye için biçtiği uzunluk kadar paydaşı, ortağı, bütünleyicisi olacaktır elbet tanelerin. Kimi kolye sahibinin boğazını sıkar, kimi kolye varlığını üstüne takıldığı kostümün kalabalığında kaybeder. Kimi kolye ise çıplak bedende, ona yakın yakışan kumaşın eşliğinde bir sanattır adeta, kendine baktırır ve anlayana anlatır, anlatır. Hayatını hayallerindeki kolyesine özenle işleyenler ise birbirlerini gözlerindeki boncuklardan her zaman tanır.

Siz hiç hayatınızda birine "Bana aitsin" dediniz mi ?

Ben kolyeme bir boncuk daha işte tam bugün, 20 Kasım da ekledim.

Pazar, Kasım 19, 2006

Richard Ashcroft - A Song For The Lovers

The Verve'ün eski solisti, şimdi solo çalışmalar yapan Richard Ashcroft'un dün 2006 yılı albümü 'Keys to the World'ü aldım. Fena değil. Güzel Ashcroft müziği. Ama 2000 yılı albümü 'Alone With Everybody'nin çok sevdiğim parçası 'A Song For The Lovers'ı blog sayfama koymayı tercih ettim.

Cumartesi günü öğlene kadar ev içindeki yoğun toparlanma faaliyeti geçti diyebilirim. Akşama Mehtap ile eve döndüğümüzde bir de -yatak yap, havlu koy, dağınıklığı tertiple- işleri ile uğraşmak istemedim. Yıkandım ve berbere gittim. Saçım bittikten sonra her nedense ( ! ), o sırada saat 15:00 falandı sanırım, içimden bir ses Mehtap'ı ara diye beni dürttü. İşte aramızdaki geçen konuşma ;

- Mehtap neredesiniz ?
- Annemler İstanbul'a yaklaşmışlar, ben Ankara'dayım.
- Nasıl yani ? !!
- Valla gelmedim.
- Mehtap ..!.?.. niye aramadın ?
- E, ben aramayınca gelmediğimi anlarsın diye düşündüm.
- Mehtap .... ama zaten öğleden sonra gelmeyecek miydiniz ? Niye telefon bekleyeyim ?
- .... Ne bileyim !!!
- Mehtap senin bu yaptığını Çorum'lu bile yapmaz. Saç baş bir tarafta sabahtan beri ev topluyorum. Hayret birşey. Ben müneccim miyim " seziiiyyyoorrruummm Mehtap gelmiyor" diyeceğim !!??
- Olsun ( bu ne demekse ??!! ), ben sonra gelirim, hem sırf sana gelirim. Şimdi akraba, makraba... söz geleceğim,... gelecek hafta gelirim,... sonraki hafta gelirim
- Hrrrrrrrrr ..... İyi Mehtap, bana borçlusun, görüşürüz.
- İyi, görüşürüz.

Aslında şaşırtıcı bir durum değil. Komik olan, seziyordum gelmeyeceğini, daha doğrusu aramadığı için anlamıştım. Ama insan hep bir açık kapı bırakıyor. Sonra da sanki hayal kırıklığına uğramış gibi kendi kendisini kandırmak için rol yapıyor. Değil mi İpek ? Sabah aramayınca anlamıştım gelmeyeceğini. Bilmesen veya şüphelensen zaten sen aranmayı beklemez, arardın. Nasıl da kendimizi kandırmak için uğraşıyoruz. İşin gerçeği evi toplatmak için kendime bahane arıyordum, Mehtap boşluğu doldurdu :)

Günün geri kalan kısmında kendime biletler aldım; Akbank Oda ve CRR Senfoni orkestrasının konserlerine. İki de tiyatro bileti. "Ceza Kanunu"'na dün gece Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde gittim. Güzeldi. İkinci bölümünde bol bol güldürdü. Oyunla ilgili görüşmerimi daha sonra başka bir başlık altında etraflıca yazarım. ( böyle deyip yazmadığım çok oyun oldu !!! )

Konser ve tiyatro biletlerini aldıktan sonra İstiklal Caddesine gittim. Megavizyon'da cd karıştırdım ve daha öncede yazdığım gibi Ashcroft'un "Keys Of The World" albümünü aldım. Bir müzik markette insan kendini nasıl kaybeder diye sorulacak olursa "beni izleyin" diye cevap verirdim. Nereye saldıracağımı, hangi albümü alacağımı şaşırmış bir vaziyette, eline bir sürü cd toplayıp, sonra da yüzünde ağlamaklı bir ifade ile onları teker teker sanki ciğerinden bir parça kopartılıyormuşcasına acı çekerek yerlerine geri yerleştiren ben. CD alımı konusunda kendime sözüm var; her müzik markete girişte sadece bir cd alınacak. İpin ucu kaçıyor, hoş olmuyor.

Megavizyon'dan çıkıp, İstiklal boyunca yer alan bütün müzik dükkanlarının uzağından yürüyerek Pera Müzesi'ne ulaştım. Amacım tabii ki Rembrandt Sergisini gezmek idi. Bugüne kadar gördüğüm üç Rembrandt sergisinin en etkileyicisi Barselona'dakiydi; o sergide sadece muhteşem gravürleri vardı. Sonrasında Amsterdam'da kendi evindeki eskiz, desen ve gravür koleksiyonunu söyleyebilirim. Özellikle Rembrandt'ın müzeye dönüştürülmüş evinde onu iflasa sürükleyen koleksiyonundan parçalar görülebiliyor ve gravürlerini nasıl yaptığı uygulamalı anlatılıyordu. Rijk Müzesindeki en geniş resim koleksiyonunu zaten "3 sergi" tanımlamasının içine katmıyorum. Pera Müzesindeki sergi belki diğerleri yanında oldukça cılızdı ama tartışmasız çok güzeldi. Sergideki belgesel film çok hoşuma gitti. Resim tarihi meraklıları bence kaçırmamalı.

Pera Müzesi'ndeki bir diğer sergi ise "Konstantiniyye'den İstanbul'a - IX. Yüzyüıl ortalarından XX. yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları" idi. Beni çok şaşırtan, eğlendiren, düşündüren envai çeşit İstanbul fotoğrafı doğrusu kafamdaki eski İstanbul imajının çok değiştirdi. Mesela ben boğazı 'hep' ormanlık hayal ederdim, değilmiş. Belki yüzyıllar önce öyleydi ama ahşap evlerin hammaddesinin tarih boyunca nereden geldiği düşünülürse, olası ormanların nereye gittiği de anlaşılabilir. Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Ben İstanbul'da taş binaların yapımına geç başlanmış olması tarihi anlamda ne kayıp falan diye konuşuyordum. "Galata'da Cenevizlilerden yani 15. yy'dan kalma taş yapılar var ama aynı dönemlere ait Osmanlı yapısı camii, medrese, han, çeşme, köprü, vs. gibi yapılar dışında günlük hayata dair hemen hemen hiçbirşey kalıntı yok. Olanlarda yangınlarda kül olmuş. Hatta 16,17,18. yüzyıllarda İstanbul'a gelen seyyah, tüccar, din adamları İstanbul'un günlük hayatının geçtiği yerlerin sefalet ve beterliğini yazmışlar hep günlüklerine. Bunu bizim kimi tarihçimiz dinin özünden kaynaklı "mütevazilik" olarak yorumluyor. Bence değil". Derken arkadaşım benim bu konudaki bilgi eksiğimi (kabaca -cehaletimi-?) su yüzüne çıkardı söyledikleri ile. Elbette ki inanmadan doğruluğunu araştırmak lazım ama söylediklerine bakılırsa ahşabın Osmanlı mimarisinde kullanılması bir tercih değil, padişah tarafından getirilmiş bir zorunluluktu. Ahşap hafifliği nedeniyle olası deprem felaketlerinde can kaybını aza indirgeyebilen bir yapı malzemesi idi, ayrıca kurulumu veya yıkılma sonrası temizlenmesi kolaydı. Teze anti tez dersek, insanın aklına otomatik olarak "Peki ya yangınlar" diye sorası geliyor...Büyük İstanbul yangınları da depremleri kadar meşhur değil mi sanki ? Üstelik 1766 İstanbul depremi Lizbon'u yerle bir eden deprem-tsunami'den 11 yıl sonra gerçekleşmiş. Lizbon'a bakalım felaketten sonra ne yapmışlar, ya biz ne yapmışız ? Bir tek onlar mı aptaldı da o tarihten sonraki mimarilerini ahşap üzerine kurmadılar ? Yoksa yeterli ağaçları mı yoktu !!!! ? . Kısacası bu tartışmanın iki ucu da .... değnek diyelim ve devam edelim ...

Aşağıda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin resmi sitesinden aldığım uzunca bir makale bulunuyor : İstanbul Depremleri. Okumalısınız ...

1509 Büyük İstanbul Depremi: Küçük Kıyamet

10 Eylül 1509 depremi hemen Adalar önünde oluşmuş ve İstanbul'da büyük hasarlar yapmıştır. Bu deprem halk arasında Küçük Kıyamet olarak adlandırılmıştır. Makrosismik gözlemlerin ışığında bu depremin büyüklüğü 7.4'tür. Ambraseys ve Finkel bu depreme ait tarihsel verileri büyük bir titizlik içerisinde inceleyerek şu bilgileri sunmuşlardır:

-Depremden 30 yıl önceki bilgilere göre, İstanbul ve Galata'nın nüfusu 160,000 civarındaydı ve 35,000 yerleşim birimi mevcuttu. Depremde nüfus oranı daha fazlaydı..
-10 Eylül 1509 depremi sonucunda, 1000 ev yıkıldı ve 4000-5000 kişi hayatını yitirdi. Ölenler arasında Osmanlı Hanedanından 3-kişi vardı. Vezir Mustafa Paşa ve emrindeki 360 atlı süvari öldü. Bu tarihsel belgelerde, İstanbul ve Pera'da hasara uğramayan hiç bir evin kalmadığı rapor edilmiştir.
-Bu deprem sırasında, şehir surları da oldukça büyük hasara uğramış, Eğrikapı'dan Yedikule'ye kadar yıkım gözlenmiştir. Ayrıca, Edirne kapısı, Silivri kapısı ve Yedikule gibi ana giriş kapıları ağır hasara uğramıştır. Ishak Paşa kapısı, Topkapı sarayı duvarlarının, Hastalar Kapısı ve Kayıklar kapısı arasında yıkıldığı gözlenmiştir. Söz konusu duvarlara yakın birçok evin denize battığı görülmüştür. Galata duvarları ve Galata kulesinde hasarlar gözlendi. Fatih Camisi'nde çok ağır hasar gözlendi. Minareleri, kubbesi, duvarları yıkıldı, demir parmaklıkları kıvrıldı. Sultan Beyazıt (İmaret) camisi, medreseler, Karaman pazarındaki birçok iş yeri, Davud Paşa mescidi, St. John Theologos kilisesi, Dikilitaş, Beşiktaş gibi birçok bölgede hasar gözlendi. Bazı belgelere göre, birçok kervansaray, hamam, mescid yıkıldı.
-İstanbul ve Pera'nın bazı bölgelerinde, yerde yarılmalar, su ve kum fışkırmaları gözlendi. Deprem sonrasında oluşan dalgalar surları, Galata ve İstanbul'daki birçok duvarı aşmış ve hasar oluşturmuştur.
-Depremden sonra yapılan tamirlerden anlaşıldığına göre, Anadolu Hisarı, Yoros Kalesi, Boğaziçi, Rumeli Hisarı, Kızkulesi, Haliç ağır hasar görmüş.
-Heybeliada ve Burgaz adasında bir çok cami ve kilise ağır hasar görmüş. Çekmece'de bazı köprüler, duvarlar ve Silivri kalesi hasara uğramış.
-Gelibolu'dan Edirne'ye kadar birçok yerleşim birimindeki yapılar ağır hasar görmüş ve özellikle Çorlu halkı depremden sonraki korkudan dolayı iki ay kadar yeni yapılan evlere girmemiş. Bursa şehrinde kısmen hasar gözlenmiş ve İznik'teki bazı yapılar depremden sonra tamir edilmiş. Bolu şehrine ait surlar ve kuleler yıkılmış, fakat ölüm gözlenmemiş.
-Bu depremin oldukça geniş bir bölgede, Yunanistan'dan Mısır-Nil Delta'sına ve hatta Avusturya'da hissedildiği rapor edilmektedir. Artçı depremler aylarca sürmüş ve büyük depremler Edirne'den Athos'a kadar hissedilmiş (En önemlileri: 23 Ekim 1509; 16 Kasım 1509; 10 Temmuz 1510 ve 26 Mayıs 1511). 10 Eylül 1509 depreminden sonra, Osmanlı Sultanı İmparatorluğun her bölgesinden toplattığı 66,000 işçi, 3000 ustabaşı ve 11,000 asistanı görevlendirerek imar işlerini başlatmış. Ayrıca, halktan deprem için özel bir vergi toplatmış, ve Mart-Haziran 1510 tarihleri arasında hasarlar tamir edilmiş.

1766 Yılındaki Büyük İstanbul Depremi

Küçük Kıyamet'ten (1509 Depremi) 257 yıl sonra gerçekleşen 22 Mayıs 1766 depremi İzmit'ten Gelibolu'ya kadar uzanan Marmara fay hattını kırdı. Depremde tsunami dalgaları oluştu, camiler Topkapı Sarayı ve anıtlar büyük zarar gördü. Bu depremi izleyen birçok artçı deprem rapor edilmiştir. En önemli artçı deprem muhtemelen aynı büyüklükte belki de daha büyük, 5 Ağustos 1766 Mürefte yakınlarında oluşmuştur. Gözlenen hasarın büyüklüğü ve etki alanından dolayı bu depreme ait oldukça fazla bilgi ve belge mevcuttur ve belki de Marmara denizi ve çevresinde gözlenen, en ince ayrıntısına kadar detaylı rapor edilmiş tarihsel depremdir. Osmanlı arşivlerinde bu depremin ardından İzmit ve İstanbul'da hasar gören cami ve külliyelerinde başlatılan onarım çalışmalarına ait belgeler mevcuttur. Özellikle Yunan kaynaklarında İstanbul'da bulunan yabancı ateşe ve elçilerin Avrupa'daki basın aracılığıyla rapor ettiği bu deprem doğrulanmaktadır. Çok ilginçtir bu depremden 11 yıl önce oluşan ve Lizbon (Portekiz)'u harabeye çeviren büyük deprem ile olan ilişkisi ve depremlerin oluşumu hakkında oldukça fazla spekülasyona sebep vermiştir.

22 Mayıs 1766 depremi Kurban bayramının üçüncü günü gün doğuşundan yarım saat sonra perşembe sabahı oluşmuştur. Rapor edildiği üzere Güney-Kuzey doğrultusunda hissedilen yeraltı gürültülerinden sonra yaklaşık 2 dakika süren ana depremıden 4 dakika sonra daha küçük ölçekli bir deprem oluşmuştur. Deprem'den hemen sonraki ilk kayıtlara göre İstanbul'da 850'den fazla ölü ve birçok yaralı rapor edilmiştir. Ancak, ölü sayısının az olması depremin sabah namazını takiben camiler boşaldıktan sonra oluşmasına bağlanmaktadır. Maalesef, yıkımlar arasından daha sonra çıkarılan ölü sayısının toplam 4.000-5.000 civarında olduğu rapor edilmiştir. İstanbul'daki hasar oldukça geniş bir alanda gözlenmişti. Galata ve Pera 'daki önemli hasarların yanısıra Boğaziçi'ndeki köylerdede nisbeten küçük oranlarda hasar gözlenmiştir. İstanbul'u çevreleyen surlar , özellikle Yedikule ve Eğrikapı arasında önemli ölçüde yıkıldı. Yedikule'deki bir-iki kule yıkıldı, Edirnekapı hasar gördü ve Bahcekapısı ve Odunkapısı'nın çöktüğü rapor edilmektedir.
En önemli hasar Fatih Sultan Mehmet camisi ve külliyesi'nde gözlendi. Caminin kubbesi, imaret ve medrese çöktü. Medrese'de eğitim gören 100'den fazla öğrenci yaşamını yitirdi. Depremden sonra caminin onarımı oldukça zaman aldı. Sultan Ahmet Camisi'nin minaresi yıkıldı ancak Ayasofya ve diğer camiler (Selimiye, Süleymaniye, Şehzade, Valide ve Nuruosmaniye ve Laleli) hafif hasar ile bu depremden etkilendiler. İstanbul'daki bu yıkımlar yabancı ateşe, elçiler ve misyon şeflerince de rapor edilmiştir. Bu depremden kiliseler de oldukça etkilenmiş olmasına rağmen, ayrıntılı kayıt pek yoktur.

Topkapı Sarayı'ndaki ağır hasardan dolayı osmanlı sultanı saray bahçesindeki çadırında uzunca bir süre ikamet etmek zorunda kaldı. Saray'daki mutfak ve bacaları tamamen yıkıldı. Eski saray bahçesinde bulunan cezaevinin duvarlarının yıkıldığı ve savaş esirlerinin kaçtığı ayrıca rapor edilmiştir. Kadırga 'daki sarayın onarımı ve Beşiktaş'taki saray'ın duvarlarındaki yıkım kayıtlarda yer almaktadır. Bu depremde ayrıca birçok han yıkıldı, özellikle Vezir Hanı harabeye döndü ve birçok ölüme sebep oldu. Hırkacılar, Şekerciler, Baltacılar, Çuhacılar ve Kalpakçılar hanları ağır hasar gördü. Kapalıçarşı, Örücüler çarşısı ve Mercan Ağa'daki yıkımlar, Yerebatan sarnıcı ve askeri birliklerde hasar rapor edilmiştir.

Ayrıca, şehir su şebekesinde ve kanallarında kırılmalar gözlendi. Galata ve Pera 'nın önemli bir hasar almadan bu depremden etkilendiğinin rapor edilmesine rağmen, Pera'da birçok duvarın ve bacaların yıkıldığı gözlenmiştir. Galata kıyılarındaki birçok yerleşim birimini ve daha kuzeyde İstinye koyunda yıkımlar oluşmuştur. Bu depremde İstanbul'un 22 km kuzeyindeki Ayvadbend barajı hasar gördü. Depremde ki hasarın daha çok İstanbul'un batısında yoğunlaştığı rapor edilmiştir. Çatalca, Küçük-Büyük Çekmece, Kumburgaz, Burgaz, Lüleburgaz, Çorlu ve Tekirdağ (Rodosto)'da deprem hasarlarının gözlendiği güvenilir kaynaklarda yer almaktadır. Tekirdağ'ın daha batısında deprem hasarı ile ilgili pek güvenilir bir kaynak yoktur. Ancak Gaziköy, Gelibolu ve Çanakkale boğazında bazı hasarların gözlendiği rapor edilmesine rağmen bu izlenimler 5 Ağustos 1766 -Mürefte artçı depremiyle ilişkili olabilir.

Bu depremde gözlenen yıkımlar İstanbul'un doğusunda daha çok İzmit Körfezi'nde yoğunlaşmıştır. Bölgede ki birçok kasaba ve köy de ağır hasarlar gözlenmiştir. Yaklaşık iki dakika kadar sürdüğü rapor edilen bu depremde İzmit Mehmet Bey camisinin kubbesi ve Çalık Ahmet camisinin duvarlarının yıkıldığı ve depremden sonra gözlenen deniz dalgalarının (tsunami dalgalarının) limanları kullanılamıyacak derecede yıktığı rapor edilmektedir.

Marmara Denizi'nin güneyinde Karamürsel'in batısında birçok köydede (Hersek) ağır hasarlar gözlendiği bilinmektedir. Bu deprem Bozcaada, Selanik, İzmir ve güney Balkan'larda -Sırp kaynaklarına göre- İstanbul'un 240 km kuzey-kuzeybatı'sında yer alan Aytos'da hissedilmiştir. Galata, Boğaziçi ve Mudanya kıyı şeridinde deniz seviyesinde yükselmeler gözlenmiş ve Marmara Denizi'ndeki küçük adacıkların yarı-yarıya suların altında kaldığı rapor edilmiştir. Depremden yaklaşık iki ay kadar sonra inşaat malzemeleri, bina ustaları Midilli'den Kayseri'ye kadar uzanan geniş bir bölgeden getirilerek yapım ve onarım çalışmaları başlatılmıştır. Birçok kamu (idare) binası yıkılarak yeniden yapılmış ve Fatih Sultan Mehmet camisi ancak 5 Mayıs 1771'de kullanıma açılabilmiştir.

1894 İstanbul Depremi

İstanbul, bundan 105 yıl önce 10 Temmuz 1894'te, "pek çok tahribata ve can kaybına sebep olan" bir deprem yaşadı. Tarihi kaynaklarda "büyük hareket - i arz" diye isimlendirilen bu deprem, Rumi 1310 yılına rastladığından, İstanbul halkı arasında, "1310 zelzelesi" diye anılır.

İstanbul'da, son şiddetli deprem, 1984 yılının 10 Temmuz gününe rastlar. Kayıtlara göre, öğle üzeri, 12:20'de ya da 12:25'te, müezzinlerin ezan okuduğu bir sırada, önce hafif bir sarsıntı ile kendisini hissettirmiş, güney batıdan kuzey doğuya ve aşağıdan yukarıya olmak üzere, bunu daha şiddetli sarsıntılar takip etmişti.İstanbul halkı dehşet içinde sokaklara dökülmüş, "Allah, Allah" nidaları her tarafta duyulmaya başlamıştı.Deprem Marmara Denizi'nde de şiddetli dalgalarla kendini duyurdu. Denizdekiler mavnalardan, balıkçı teknelerinden, Şirket - i Hayriye vapurlarından kente baktıklarında, çöken binalardan yükselen toz bulutlarını görmüşlerdi.

Marmara sahillerinde deniz önce 200 metre geriye çekilmiş, sonra şiddetli dalgalar halinde karaya vurmuş, kıyılardaki kayıklar, tekneler parçalanmıştı. İstanbul halkı, kendini sokaklara dar atmış; evlerde, dükkanlarda hiç kimse kalmamış, herkes geceyi dışarıda geçirmişti. Kent, büyük bir yıkıma uğramıştı.

Kapalıçarşı kelimenin tam manasıyla "bir facia yeri" idi. Öğle vaktinin halk ve esnaf kalabalığı, çarşının sokaklarından dışarı fırlamaya çalıştı. Fakat sarsıntılardan kapılar kapanmış ve Kapalıçarşı'nın duvarları, içeride kalanların üzerine çökmeye başlamıştı. Sonunda, Kapalıçarşı'nın kubbeleri de çöktü! Sirkeci de yerle bir olmuştu. Bitpazarı, çadırcılar, yağlıkçılar, Yeniçeriler Çarşısı, Bodrum ve Kellekesen hanları yıkılmıştı. Uzunçarşı, Tahtakale, kutucular, kantarcılar baştan başa harabeye dönmüştü. Gedikpaşa, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Langa ve Samatya'da yüzlerce ev yıkılmış, Adalar'da da büyük tahribat olmuştu. Heybeliada'daki Ruhban Okulu dahil, birçok büyük bina, hasar görmüştü.

İstanbul'un camileri de depremden nasiplerini aldılar: Edirnekapı, Mihrimah, Kariye camilerinin minareleri yıkıldı; Nuruosmaniye'nin girişi çöktü. Kentte, depremle birlikte, yer yer büyük yangınlar da çıktı. Ancak ilginçtir, Beyoğlu'ndaki yapılarda, bir hasar meydana gelmedi. 11 Temmuz 1894'de deprem şu satırlarla bildiriliyordu: "Dün sabah beşe çeyrek kala (öğleye doğru), şehrimizde evvela hafifçe bir hareket - i arz hissedilmesini müteakip gayet şiddetli bir darbe ile her taraf sarsılmaya başlamıştır." Sonraki satırlarda gazete, depremin "10 - 12 saniye kadar" sürdüğünü, "şiddetli darbeden bir çeyrek kadar sonra, kısa fasılalarla dört defa daha hareket olduğunu" ayrıca akşama doğru, "iki hareket daha" yaşandığını bildirir. İstanbul'da Fransızca yayımlanan Moniteur Oriental gazetesi de aynı gün, şu satırlara yer verir: "Dün saat 12:25'te yaklaşık yarım dakika süren şiddetli bir yer sarsıntısı bütün kentte, tarifi imkansız bir paniğe yol açtı."

Taksim civarındaki mezarlık ve bahçeleri gezen Moniteur muhabiri şunları yazar: "En yüksek sınıftan kadınların, saç baş dağınık, ürküntü içinde veya üstlerine yalnızca bir sabahlık, bir kombinezon veya jüponla kaçtıkları görülebiliyordu. Her yerde çığlıklar, gözyaşları, ağlamalar, sinir krizleri, bayılmalar, Allah'a, Meryem'e yakarmalar duyuluyordu."

Bu uzuuunnn yazıyı bir The Verve -Richard Ashcroft klasiği ile bitiriyorum. "Bittersweet Symphony" ve ben bu parçaya oldum olası aşığım. Hatta o derece ki sırf bu videodan esinlenerek RA'nın üstündeki siyah deri ceketin benzerini almıştım ... hala da ceketi her giyişimde RA aklımdan geçer.

Cuma, Kasım 17, 2006

Hayaller ve Gerçekler

Yarın Mehtap Ankara'dan geliyor. Cumartesi günü öğleden sonra bende olacak ve planım onu Koç Müzesindeki Leonardo da Vinci Sergisine götürmek. Eğer zaman kalırsa sonrasında Pera Müzesine gideriz diyorum. Taksim'de bir yerlerde, muhtemelen Tünel tarafında akşam yemeğimizi yeriz. Hava güzel olacakmış gibi görmüyor. Bu iyi haber. İstiklal'de yüyürüz, kahve içeriz. Ardından da eve gideriz. Pazar sabahı ise boğaza kahvaltıya ineriz. Bütük ihtimalle Hisar'a.

Kafamı rahatlatmak için hep plan yapıyorum. Uyarız uymayız farklı bir olay. Benim olası alternatifleri düşünmem mühim. "Ne yapacağız?" sorusuna ardı ardına bir sürü fikir sıralayabilmeliyim. Hatta o kadar çok öneri getirmeliyim ki, bu öneriler beraberimdekini daha hiçbirşey yapmadan yormalı ve "boşver, gel şurada boş boş oturalım" demeli.:)

Bu aralar geceleri saat 10:00 oldu mu yatağıma gidiyorum. Sanki bir güç saat 10:00'ı vurduğunda gelip iliklerime kadar bütün enerjimi çekiyor. Yatağa adeta bir insan posası gibi yığılıyorum. Neden olabilir acaba ?!

Bugün de toplantılarım var. Salı günü fabrika servisi beni almayı unuttuğu için ( ! ) fabrikaya gidemedim dolayısıyla bütün işlerim gelecek haftaya sarktı. Yarım saat sonra Bilgi İşlem ile görüşmelerim başlayacak. Oysa şu anda hava ne güzel, güneşli. Boşverelim çalışmayı, atlayalım gidelim boğaza, yürüyüşe çıkalım, esinti saçlarımızı birbirine karıştırsın, güneş gözlerimiz alsın, akan su bizi beraberinde götürsün açıklara, kendimizi unutalım, birer kuş olup uçalım....

Perşembe, Kasım 16, 2006

Muse - Feeling Good

Muse'un yaptığı müziği kendini oldukça sıklıkla tekrarlamasının dışında çok orjinal buluyorum. Canlı sahne performansları ise mükemmel; dinleyiciye nefes aldırmayacak kadar üst seviyede bir müzik rengi. Onları sevmemin bir diğer nedeni ise sanırım solisti Matt Bellamy'nin kadim dostum Mehtap'ın erkek şubesi olması. Böyle benzerlik az görülür. Mehtap bu adam da sakın sizin oralardan olmasın ... laz maz falan ??!!!:)

Çarşamba, Kasım 15, 2006

Oraya buraya düştüğüm notlar ...

01.11.2006
Gün saçma sapan başladı. Bilgi İşlem geçen hafta serverda öyle bir güvenlik ayarı yapmış ki hotmail hesabıma bile giremez hale geldim. Terslik bu ya, hata bende herhalde deyip hiç gerekmezken şifre değiştirdim. ( değiştirmeyi düşünüyordum uzun zamandır ) Değiştirdiğim şifreyi sistem kabul etmedi, bir daha değiştirdim, bir daha değiştirdim. Sonunda hesabımı hangi şifrenin açacağı bir muamma haline geldi. Derken hatanın benden değil, serverdan kaynaklı olduğunu öğrendim. Sinirlendim, Bilgi İşlem Müdürü'ne avaz avaz bağırdım. Biraz önce Harun Bey geldi, "hesabınıza girebilirsiniz" dedi. Ben de ondan bağırdığım için özür diledim ama özürümü kabul etmedi. Uffff.....sonuçta hotmail hesabıma girdim, problemlerim halloldu ama Bilgi İşlem Müdürümüz bana çok kırgın. Gidip ona çikolata alacağım. Harun Bey en sevdiğim çalışma arkadaşlarımdandır. İleri zeka olup, altın gibi bir kalbi vardır.

Bütün gün mülakatlarım var. Samet Bey "İşi çok iyi bilen, maliyeti düşük, -köle vasıflı!!! :)- bir İthalat Uzmanı" istiyor. İstemesi bedava ... Bakalım bulabilecek miyim ? Ayrıca gün boyunca iki arada bir derede şirketlerden birinin Genel Müdürü ile 2007 İK Bütçesi, Yönetim Kurulu üyelerinden biri ile de Topluluk 2007 İK Bütçesi çalışmam gerekiyor.

Hava hala berbat, haftasonuna kar gelecek dedi dün televizyon, akşama David ile buluşuyoruz...

02.11.2006
Benim için yoğun bir gün başlıyor. Sabah kahvemi koydum ofise gelir gelmez. Bilgisayarı açtım ve işe başlamadan yazıyorum.

Dün gece David ile G-Mall'a gittik. Yemek yedik ama sonrasında filme gitmedik. Bütün gece sohbet ettik. Her konuda konuştuk; o, onun ailesi, benim ailem, Türkiye, Amerika, dünya, tarih, onun işindeki sıkıntılar, benim hayatım, onun hayatı.... eve döndüğümde saat gece yarısını geçmişti...

06.11.2006
Saat 21:50. Annemlerden biraz önce geldim. Annem ve babam, ikisi birden rejime girdiği için akşam yemeği olarak salata ve yoğurt yemek durumunda kaldım. Sonra hepimiz türk kahvesi içtik, annem benim zorumla falıma baktı.

Yarın 13 kişi ile görüşmem var. Bütçe uzman yardımcısı arıyoruz. Ondan sonra da üretim mühendisi görüşmelerim olacak. 23-26 yaş grubu gençler ile ne konuşabilirse artık ... Böyle junior pozisyonların mülakatları pek bir tatsız tuzsuz geçer. Ben en çok yönetici görüşmelerini severim. Geçen hafta Samet Bey'le bir danışmanlık firmasına gittik. Gizli bir pozisyon arayışı içindeyiz; 4 aday vardı. 2'si vasat ama 2'si süperdi. Biri Türk Philips'ten, diğeri Yazaki Otomotiv'den. Akıllı insanları seviyorum ... Bu arada Samet Bey'in St. Joseph'den birincilikle mezun olduğunu öğrendim ve bu bilgi çok hoşuma gitti.

07.11.2006
Bütçe Uzman Yardımcısı pozisyonu için 13 kişi ile görüşmem bitti. 3 iyi aday buldum. O nedenle çok keyifliyim. Keşke elimde üç pozisyon olsa hepsini de alabilsem işe. Adaylardan biri Bilkent Endüstri Mühendisliği - burslu mezunu ve Bütçeci olmak istiyor. Onun adına ilginç ama çok güzel bir seçim. Mühendisler Bütçe gibi sayı ve sonuç odaklı işlerde çok verimli çalışıyor. Çamlıca İnşaatın Bütçecisi Tarık'da İ.T.Ü. Endüstri Mühendisliği mezunu. Topluluk Mali İşlerine Endüstri Mühendislerini dolduruyorum. :):) Perşembe günü de fabrikaya gidecektim Üretim Mühendisi pozisyonu için, servis bozulmuş. Zaten hava da o kadar soğuk ki, bir bakıma sevindim ertelemeden dolayı, fabrika soğukken korkunç oluyor ....

Ayşe Arnavutköy'deki yeni evine taşındı. Çok güzel olmuş. Çok sıkıntı çekmişti ev sahibi yüzünden Valideçeşme'de, sıkıntısının mükafatı gibi olmuş yeni evi. 5 Kasım Ayşe'nin yaşgünüdür. Bir parti verdi. Fena geçmedi. Yanlız insanlar gerçekten çok saygısız ve pis. Yakın arkadaş diyorsun, adam yerine koyuyorsun,... yerlere kül silkenler mi dersin, yemek veya içecek döküp oralı olmayanlar mı ? Herneyse saat 12 gibi ben eve döndüm. Sigara dumanı çok boğucu oluyor, daha fazla dayanamadım.

Saat 17:30 oldu. Masamı toplayıp bilgisayarı kapatacağım. Evde yiyecek hiçbirşey yok, yoldan birşeyler alacağım. Geçen gün de Dubrovnik'ten aldığım şarabı açtım. 14,2 derece, tanen seviyesi sevdiğim oranda, meyve aromalı çok değişik bir şarap çıktı. Bilseydim böyle güzel çıkacağını 2-3 şişe alırdım.

08.11.2006
Öğlen oldu, zaman nasıl geçti anlamış değilim. Günlerden çarşamba, haftasonu geliyor, şaşırıyorum, 2006'nın bitmesine günler kaldı.

Sabahki görüşmem iyi geçti. ODTÜ'lü biriydi. Muhtemelen çok para isteyecek, bakalım...Bütün öğleden sonra excel tabloları ile uğraşacağım.

Yurtdışı turlarının en ucuz tarifeleri Aralık ve Mart'ta olur. Gazatelerde sayfa sayfa ilanlar var. Geçen sene örneğin Barselona'ya bu şekilde çok ucuza gitmiştim. Şimdi de gözüme Endülüs turu takıldı. Gemi seyahati nedeniyle vizem var. 300 euro tur bedeli ve 6 taksit yapıyorlar. 4 gece, 5 gün. Gitsem mi ? Diğer taraftan da bu turlar hep tekrarlıyor ve Endülüs'te kaçmıyor, üstelik daha yeni gemi seyahatinden döndüm, ... abartıyor muyum ? Birde 4 gün izin almam gerekecek. ... bilemiyorum ... doğrusu olan iznimi Londra'ya gitmek için kullanmayı tercih ederim.

Ecevit'i devlet mezarlığına gömebilmek için bugün meclise yasa teklifi veriliyor, cenazesi de 11 Kasım'da kalkacakmış. 10 Kasım'ın ertesi ve AKP'nin Ankara'da büyük kongresinin olduğu gün. Ankara'da çok hareketli saatler geçecek herhalde. 13 Kasım'da annemin yaşgünü. Hafta sonu anneme hediye almam lazım. Ayrıca Cumartesi günü Pera Müzesindeki Rembrandt eskizleri ve kara kalem çalışmaları sergisine gideceğim . Hoş, o sergiye Barselona ve Amsterdam'da gitmiştim ama olsun. 2006 yılı Rembrandt'ın 400. doğum yıldönümü. Söz konusu eskiz, kara kalem çalışmalar sergisi bütün Avrupa'yı dolaştı ve ben üç noktada sergiyi yakalamış olacağım.

09.11.2006
İthalat Uzmanı görüşmelerinin sonrasında teklif götürdüğüm aday işi kabul etti ve pazartesi başlıyor. Nasıl rahatladım anlatamam. Elimde 3 pozisyon daha var doldurulacak, sonrasında 2006'yı kapatacağım. Biraz önce saydım, bu sene işe 18 kişi almışım. Hiç fena değil.

Excel tablolarımla uğraşmaya devam ediyorum. Gelecek hafta korkunç geçecek. Her gün iki bölüm ile toplantıya gireceğim, sabah ve öğleden sonra olmak üzere. 2006 kapatıyoruz, iş, hedef, yetkinlik puanlamaları falan filan ... Salı günü ise 'kesin' fabrikaya gidiyorum. Hem mülakatlarım var, hem de toplantılar.

Şu an İstanbul'da Autoshow devam ediyor. Ablam, enişte ve yeğenim Eda haftasonu kalmak üzere bana geliyorlar. Burak otomobillere bakmaya gidecekmiş. Cuma gecesi bende olacaklar. Dün gece annemlerdeydim. Annem "cumartesi günü sen, ben, Başak ve Eda fotoğrafçıya gidip toplu resmimizi çektirelim" dedi. Bence harika bir fikir. 3 nesil bir arada. Fotoğraf çıksın hemen blog sayfama koyacağım, bir tanesini de evimde çerçeve içine. Ailenin erkekleri için ayrı bir fotoğraf yok. Ama eğer Alp'te bizimle gelirse belki 3 kardeş de ilk defa bir arada bir fotoğraf çektiririz. Böyle aile fotoğrafları çok güzel hatıra oluyor.Başak'la benim kolej döneminden kalma resimlerimiz var, bakıp bakıp gülerim hep. Dün haftasonu için planlarımı yazmıştım, hepsi değişti.Eğer matineye yetişebilirsem Almodovar'ın filmine bu akşam gitmeyi düşünüyorum.

Bu aralar beni heyecanlandıran bir başka projem ise şirkete kütüphane kurulması. Bütçem olacak ve gidip kitapçıları kaldıracağım :) Hatta kütüphaneyi de odama kurmayı düşünüyorum. Öbür türlü kitaplar birer ikişer yok olur. Aslında kimsenin de benden başka kitap okuyacağını zannetmiyorum ama olsun...

Salı, Kasım 14, 2006

Babaların En Kıskancına Karşı Dişiler İttifakı


11 Kasım Cumartesi günü annem, Başak, Eda ve ben "ailenin dişileri" temalı, hepimizin kendi evlerinde çerçeve içine alabileceği bir fotoğraf çektirmeye karar verdik. Fikir, daha doğrusu talep annemden gelmişti. Amaaaaaaa kambersiz düğün olur mu ? Bizi yol üstünden geçerken fotoğrafçıya bırakabileceğini ( !!!! ) söyleyen babamız bir baktık ki dükkanın içine girmiş. Meğerse ( !!! ) vesikalıkları bitmiş ( !!! ) ve çektirmesi gerekiyormuş. Bu acil ( !!!! ) ihtiyaca ailenin dişileri olarak tepkimiz bakışlarımızı dört ayrı yöne çevirip koro şekline " Hep öyledir zaten" demek oldu. Evet, doğru, babam vesikalık fotoğrafını çektirdi, herhalde aşağıdaki karelere de babam için "günün -beklenmedik- sürprizi"nden başka birşey diyemeyiz ! :) :) :) Pes baba ... ne kıskançsın ...

Pazartesi, Kasım 13, 2006

İyi ki doğdun Anne

Şöyle baktığımda geçmiş iki aya, seyahat notlarım dışında uzun uzadıya birşeyler yazmamışım. Yazacak çok konu mutlaka ki yaşanmıştır ama ekran başına oturacak kadar dikkatimi toplayamamış olabilirim. Bazen dakikaların adımları bizlerin yetişemeyeceği kadar hızlanıyor; onu mu yakalayım, kendim mi toplayayım, yoksa boşver, vur patlasın, çal oynasın misali iplerimi mi boşlayayım bilemediğim zamanlar diyelim geçen iki ay için. İyi oluyor ara ara, saldım bayıra mevlam kayıra :)

Oldu Kasım ortası, bugün annemin yaşgünü. İyi ki doğdun anne :) 62 bitti, 63'den gün alıyorsun artık. Anneme ayakkabı aldım bayıla bayıla. Alırken içimden bir ses kıvrandı "Bir numara büyük al, bir numara büyük al". " Aaaa git başımdan" dedim sağduyuma ters ters. Ne oldu? Elbette ki küçük geldi. Tebriklar İpek! Ne sıkıcı bir andır o. Hevesle hediye kutusu açılır, gözler parlar mutlulukla, derken uymayan kalıba ayak yerleştirilmeye çalışılır ısrarla, yüz kızarır, bozarır ve yere doğru bükülmüş gövde belirgin bir mağlubiyet edası ile doğrulur; "Küçük geldi galiba" der cılız ve hayal kırıklığı dolu ses. "Evet galiba,...üzgünüm anne. :(" olarak dökülür luzümsüz kelimeler ağzımdan ve yaşgünü merasimi olabildiğince kekre bir şekilde sonlanır.

2006'nın sonuna geliyoruz yavaş yavaş. Aralık ayının önemini 'benim ilk olarak blog sayfalarına kayıt düşmeye başlamam' şeklinde özetleyebiliriz. Bunun için ayrı bir tören yapacağım.:) Ben kendimi bildim bileli defterlere, sayfalara, olur olmadık her yere birşeyler yazarım. Yazar ve çoğunu da kaybederim. İşte blog sayfaları kendime karşı olan bu umursamazlığımı, dağınıklığımı frenledi, beni sistematize etti, düşünce ve yaşam akışımı tarihsel olarak arşivledi, kısacası kafamın içinde İpek'i çok rahat izler getirdi. Peki bu neyi mi sağladı ? Tabii ki kendimi tekrar etmememi, kendime ve hayata yönelik araştırıcı ve geliştirici kimliğimi pekiştirmemi, analitik olmamı, inanılmaz boyutlarda eğlenmemi ve en önemlisi ise dünya ile buluşmamı. 'Teknolojiyi seviyorum' derim hep; blog, yazı ile görüntüyü ilk başta beynimde birleştirdi, ardından da ekranda ve beni hiç düşünemeyeceğim ufuklara taşıdı. Bir kısa paragraf yazabilmek için ekran veya kitapların başında geçen saatlerin keyfini sanırım ancak benim gibi o saatleri göz kırpmadan harcayabilenler anlar. Düşünüyorum da, son bir yıldaki serbest zamanlarımın yüzde 50'si blog sayfamın başında geçmiştir herhalde. Sosyalleşme ortamlarının yeknesaklığını, verimsizliğini kırmanın en güzel yolu insanın kendi beyninin sınırsızlıkları içine dalmasıdır bence. Bu uçsuz bucaksız gezime araç olan Blogger.com'a teşekkür ederim, iyi ki varsın:)

Yarın fabrikaya gideceğim için 05:45'de kalkmam gerekiyor. Mülakatlarım ve toplantılarım var. 13'ünde başladığım bu yazıyı 14 Kasım itibariyle noktalayacağım. Acaba bir kahve mi koysam kendime, uykum kaçar mı ? Saat kaç olmuş ? ... 00:22 ... Ne çabuk geçmiş zaman. Henüz yazmaya başlamıştım. Sanırım hiç kahve içme girişiminde bulunmadan direkt yatsam daha iyi olacak.

İyi geceler dünya üzerinde yaşayan bütün insanlar :)

Pazar, Kasım 12, 2006

The amazing collabration of art and music in our minds


Directed by Daisuke Yamamoto

Cumartesi, Kasım 11, 2006

GÜZELDEN DE ÖTE


Film : Billy Elliot - Jamie Bell
Müzik : A Town Called Malice - The Jam
Elektrik ... bence ise aşk ...tanrısal
Kabul

I love to boggie

Cuma, Kasım 10, 2006

GÜZEL


Danslar Funny Face (1957) - Audrey Hepburn filminden alıntıdır.

10 Kasım

10 Kasım Atatürk'ü sevgiyle, özlemle, hayranlıkla andığımız bir gün olmanın ötesinde bana ölmek, bitmek, yokolmak kavramını hatırlatır. Bıçak gibi kesilir akış; Muhsin dedemin solmuş, soğuk yanağından hafifçe öptüğümde artık ruhunun bizimle olmadığını hissettiğim gibi. Gerçekten de 10 Kasım bitişlerin, ölüşlerin günü olsa gerek diye düşünüyorum. Elveda sevgili Cem :). Atatürk gibi olmasa da (doğal olarak) seni de sevgi ile anacağım. Soldaki fotoğrafı seçtim blog sayfama koymak için çünkü Atatürk de bu karede benim hayattaki en yakın dostumla beraber; yazmak ile ...

Pazartesi, Kasım 06, 2006

Melik

Bir gün yüz tane şey düşünüyorum,
ertesi gün ayrı bir yüz.
Ortalama kıvamlarda dolaşmanın dinginliği
ama hızı bir yana,
renkler koyulaşınca insan yavaşlıyor,
gözlerini açıyor
ve
"neler oluyor?" diyor.
Otomatik pilottan çıkmanın
keyifi mi desem,
sancısı mı
bilemiyorum.
Manzara güzel,
hava açık,
yol temiz,
derken
sen ve ben
dağılıyoruz geçmişe ve geleceğe
varılacak bir nokta,
bir diyar,
bir evren var ise eğer.
Biliyorum,
biliyorsun
senin gözlerinin -tam- içine bakıyorum.

Cuma, Ekim 27, 2006

Gemi İle Ekim Tatili


Gemi- 18.10.2006 - 3000 kişilik Musica personel, hizmet, eğlence, yemekler, konfor bakımından 10 puanlıktı.Kamaramız 11. katta idi. Kırmızı motorun üç usttü, eğimli köşede.Geminin % 60 müşterisi İtalyan, % 20'si İspanyoldu. Japon, Alman, Fransız, Amerikalı, İsveçli, Romen ve Türk müşterileri ardından sıralayabiliriz. Yaş ortalaması da bayağı gençti. İdari personel, animatörler, şef garsonlar İtalyandı, kalan kadro da ise çoğunluk Endonezyalı idi.
Dubrovnik - 20.10.2006 - Sırpların 1991-92 de tümüyle tahrip ettiği Dubrovnik şehri tarihi dokusu korunarak yeniden inşa edilmiş. Savaşlar isterse zaferle sonuçlansın yıkım ve ölümden başka hiçbirşey getirmiyor.
Anneannemle ilk karaya inişimiz olduğu için biraz paniktim doğrusu. Birilerine kendi fotoğrafımı bile çektirmeyi unutmuşum.:) Ama Dubrovnik yöresine ait üzümlerden yapılan şaraplardan ve yine yöreye özel incir brendysinden almayı unutmadım :):)
Venedik - 21.10.2006 - Berbat, yağmurlu bir hava, yetmiyormuş gibi San Marco Meydanı sular altındaydı. Sular iki saat sonra çekildi ancak yağmur ve rüzgara maruz kalmış olmaktan dolayı anneannem gemiye dönüşte hastalandı, beni korkuttu.
Anneannemi zor bela bir kafeye oturttuktan sonra ben daha önce gezemediğim Dükler Sarayında kalan vakdimi geçirdim. Konsülün toplandığı dev salon inanılmazdı. Birbirinden heybetli diğer salon ve odaların altında yer alan zindanlar ise insanın tüylerini ürpertiyordu. Venedik'in 15-16-17. yüzyıllardaki Türkler ile olan kapışması elimdeki audio'da, duvarlardaki resimlerde, her yerdeydi adeta ...
Bari. 22.10.2006 - Bir önceki gün Venedik dönüşü hastalandığı için anneannemin dışarı çıkmasına izin vermedim. Lütfü Roma'dan uçakla geldi. Güney İtalya'nın ikinci büyük liman şehri olan Bari'yi beraber dolaştık. Bir yerleri hem görmeye, hem de kamera ile çekmeye çalışmak çok zor oluyor. Allahtan Lütfü'ye kamerayı verdim ve keyifle etrafa bakabildim. Hava açık ve sıcaktı. Bari'den da yöresel şaraplar almayı ihmal etmedim.Pardon ... Lütfü bana hediye aldı.
Sahilde ahtapotları elleri ile parçalayıp çiğ çiğ yiyen adamları da hiç unutmayacağım. Gemiye geri dönerken içinden İtalya'yı gerçekten sevdiğimi düşündüm. :)
Katakolon - 23.10.2006 - 180 kişilik Türk kafilesinden hiç kimse Olimpia antik kalıntılarını merak etmediği için (!) Amerikalı ve İsveç'lilerden oluşan gruba dahil oldum. Yunanlı rehber yol boyunca Türkiye alehinde konuşup durdu. Onlara yaşattığımız 400 yıllık "dark ages"dan tuttuk, "sözde" Ermeni soykırımına kadar getirdik olayı. Yunan topraklarında, yunanlı rehber liderliğinde ve İsveçli kaynayan bir otobüste mehter marşı çalmanın intihar olacağına karar verip etrafı seyretmekte yetindim.Annemle bu olay sonrasında telefonda tartıştık; vay, ben niye iki çift laf etmemişim. Valla hiç uğraşamadım ne yalan söyleyeyim. Cahil ve yalancı bir rehber ve insan yığını ile tek başıma uğraşacak ne doğru yerdi, ne de doğru zaman.
Yani bir cahil rehber düşünün katolik ile ortadoks mezhepleri arasında hiçbir fark yoktur desin. Ayol cahil provokatör, katolikler Küdüs'e gidiyoruz diye yola çıkıp, ortadoksluk mezhebini yok etmek ve servetine sahip olmak üzere Konstantinapol'e Haçlı Seferi ile girip, 80 sene halka ağır zulüm yapmadı mı ? Başta Ayasofya olmak üzere İstanbul'da taş üstünde taş bırakmadı mı ? San Marco kilisesinin tepesindeki 4 atı ben götürmedim herhalde Venedik'e. Katolikler Ortadoksların inancına hakaret etmek için duvarlardaki altın fresklere kadar söktükten sonra Ayasofya'da Fransız fahişelerle alem yapmadı mı ? Fatih Sultan Mehmet Katoliklere cevap olması ve Hıristiyan inancını kökten tam bölebilmek amacıyla Ortadoks Patrikliğinin merkezini İstanbul yapmadı mı ? Dönemin Patriğinin ( şu an ismini hatırlayamıyorum)meşhur "Katolik haçını Constantinapol'de görmektense Osmanlı sarığını tercih ederim" lafını da ben söylemedim herhalde. Siz hiç Bizans ile Yunan arasında fark yoktur diyen bir rehberle karşılaştınız mı ? ( Yukarıda yazdığım tarihsel bilgilerin detaylarına dünyaca kabul gören sayılı tarihçilerimizden, değerli hocam İlber Ortaylı'nın kitaplarından ulaşabilirsiniz ) Ne uğraşayım ben böylesi ile, değil mi ? Hem ben tatile mi geldim, siyaset meydanına mı ? Diğer taraftan rehber humanistti, otobüsteki Amerikalılara da Irak'ı işgal ettiler, insanları öldürüyorlar, Lübnan'daki katliama müsade ettiler diye bin tane laf söyledi. Üstelik otobüsteki Amerikalılar da tipik muhafazakar tayfa. Kimseden gık çıkmadı. Kısacası yunanlı rehber kendi çaldı, kendi oynadı. "Tüm tarih boyunca bütün yunanlıların yaptıkları" gibi... Efendim 'yöresel şarap' diye yazmama gerek yok herhalde :):):)
İzmir - 24.10.2006 Anneannem ve ben faytonla İzmir turu yaptık. Hava çok güzeldi, İzmir zaten güzeldi.
7 gece, 8 günlük seyahatimiz boyunca anneannemle hiç huzursuz anlarımız olmadı diyemem. Ama sonuç olarak Musica'da geçirdiğim hoş zamanlar, gelecek yaz gemi seyahatine çıkma kararını bana aldırabildi. Herkese de tavsiye ederim.

Etiketler:

Çarşamba, Ekim 25, 2006

hayır evet

PW için

bir adım geriye düşmüşüm gibi
davranamam seni mutlu etmek için
veya
düşmüşüm ama memnunmuşum gibi
seyredemem etrafı
Ey Hayat !
usandırma beni...

bak
insanlar akıyor önümüzden
durumlar tartışılıyor
şimdi için geç kalmamak adına
kararlar verilmişti dün hemen,
peki ya
sonuçları beklerken dağıldılar diye
benim de mi kendimden
vazgeçmem lazım ?

hayır
bence sen
damlatmalısın avcuma notalarını -düşüncelerini- tek tek
onlar tenime işlemeli
ardından aklımda hepsi bana dönüşmeli
ve sonunda kelimelerimle uçarcasına kalbimden sana erişmeli
evet
şu ertesi güne doğru durmadan dönen dünya
işte seni bana belki de sadece böyle getirmeli.

Salı, Ekim 17, 2006

Vesikalık 2003 - 2006



Years pass
do we
can we
must we
change ?

Pazartesi, Ekim 09, 2006

Şimdi

Kafam karışık
Doğru ile yanlış nasıl da alışılmış tanımlarını yitiriveriyor
Düşünmek istemiyor,

farkındalıktan nefret ediyor insan
iki günlük mutluluğu kaybetmemek için
Doğru ile yalan nasıl da biribirlerine kaynaşıveriyor
Yüzümden başlayıp bedenimi, kollarımı, ayaklarımı kavrayan rüzgar
birden tersinden esip alaşağı ediyor ruhumu
Dün soluğunu duyuyordum kabaca
Bugün şaşırıyorum
Ben gerçekten seni mi bekliyordum
bilemiyorum
Şimdi kendimi anlayamıyorum

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Cumartesi

Bırak
biraz daha uyuyayım
Beş dakika sonra kalkacağım
gün
zaten sen dursan da devam ediyor
ama
bu rüya bir daha gelmez
bitmedi ki sevgilimin bana serenadı
bitmedi ki yürüyüşüm
bitmedi ki o şarkının notaları
Neden
itişdirip duruyorsun ?
Seni ben kovalamadım ki rüyanda
şimdi
sen benim peşime düşüyorsun saatinin akrep yelkovanına bakıp
Bırak
biraz daha uyuyayım
Bırak
yastığımla valsime beş dakika daha devam edeyim.

Pazar, Ekim 01, 2006

15: "iş"

Onbeş gün
Onbeş dev dalga
Onaltıncıyı bekleyemeden
önce ben gömüldüm sulara,
yoksa beraber mi kaybolduk kendi girdaplarımızda
belki tutabilseydim elini bir daha
sarılabilseydim senden taşan kaybolmuşluğa
kendimi yeniden tanısaydım teninin altında
bağırmasaydım sendeki taşkınlığa
alışmanı istemeseydim bendeki yanlızlığa
herşey çok farklı olurdu
Olur muydu ?
Öncesi ve sonrası unutulmuş
şimdiyi sadece hatırlasak
olur muydu ?
seni toplasam, temizlesem
ve hiç bırakamasam
olur muydu ?
ve sen hiç gitmesen
olur muydu ?

Cumartesi, Eylül 23, 2006

Immortal beloved - The music is ...

Beethoven - Gary Oldman

Çarşamba, Eylül 20, 2006

Empty

I was woken up by a friend an hour ago who really saddened me tonight and couldn't sleep. Just sitting in front of the monitor and watching it with empty eyes and I don't have any idea for how long I'll keep on staring at it ?

I feel you. May be that's why I'm here... I needed to feel you... I don't know... As there can be no expectations between us, I think you are the only one who I can reach to unconditional love. You are my hidden cave of love

03:20 am ... I'm going to my bed in my cave to have a peaceful sleep. :)

Salı, Eylül 19, 2006

WC

I can start vomiting any time because of this idiotic religion stuff. How can everyone on this earth get so imbecile ?

I think, I really want to be a "being" from Jupiter. How can "this" earth be my home ? I don't want any religion as my mate at home, only God is enough for me. What is a religion ? An instrument created by human beings to reach God. Well, I don't need an instrument, God is already in my heart. Religions have always been the main playground of a bunch of insidious fools who call them selves as theologists, but in reality they are worser than the worst politicians and they are all counterfeiters through out the all human history. ( Pleasee read some books, read world history). Unfortunately because of general ignorance on religions, they only have the power to direct and profit from the very sensitive attachment of all human beings; thier religious beliefs, and millions of people, no matter from where, which religion, are letting these fools to play with their toys so comfortably and fearlessly. I don't want to, I can not belive how millions of people can turn into puppets by these fools.

Because of these statements of mine, I know, I even can be killed by fundemental islamists who are living in my country but who cares ... I first want to vomit on them then on all the others. I really can not stand foolishness. If I could have a chance to ask God "a" question, I wish learn why she/he created human beings with brains ? .... They are not using it, they don't know or try to learn how to use it.

I'm so sad. I fell, I can get ill anytime. I'm going to toilet.

Pazartesi, Eylül 18, 2006

how ?

Is there, can there be violence in passion or in love ? ...!! :(

I met with the evil in you eye to eye ...

Cumartesi, Eylül 16, 2006

Old friend; Rahman

I have to get ready to go to my grandmum.

Last night I talked on the phone with one of my best friends from primary school; Rahman. After primary school we were always in the same school but in different classes. I haven't seen him for 16 years. Well, last night I met with a very nice guy called Cem. He is also from Ankara College but rather older than Ayşe and me. He said he and Rahman were together in New York. Then I asked Cem to call him. Rahman was shocked, also got so happy. We'll get together as soon as we can. Rahman is the world's number one Star Trek models collector. :) He was on the newspapers short while ago. He studied on jazz at the university but I don't know what he is doing now.

Beyond meeting with Cem, talking to Rahman, last night was like a horror movie for me because of "Barlas". I know Barlas also from Ankara for how long ?... 16-17 years.??? If he is from earth, I wish to be a completely different being from ... Jupiter. If someone, you think you even can not share the same planet with, suddenly turns his all, boring and insistent interest in you, what would you do ? He darkened my whole nigth. !!!!! :(

Perşembe, Eylül 14, 2006

Nights pass without any rest in mess in this nest


and the mess in detail ... I'm the only one missing in the photo :)
Well I'm in front of the thick book ( still ), half lying, half sitting in such an impossible position on my unbelievablely uncomfortable chair that the only thing I'll do will be to congratulate myself if I can manage to stand up without any bone damage.
I'm listening to Massive Attact. Music is the guilty one, putting me in this mood and
POSITION IMPOSSIBLE

row row row ... 18.10.2006

Row, row, row your boat,
Gently down the stream.
Merrily, merrily, merrily, merrily,
Life is but a dream.

:):):)

In the morning I went to the travel agency office, booked our room. We'll have a balcony. I also learned the extra tours that I can take at every stopping place. I'm excited because it will be my first cruise travel. I love firsts. As my grandmum can not walk easyly, she plans to stay in the cruise most of the time so I'll be exploring around alone ... if I don't make any friends. We'll see...Except Venice I didn't see any of the stopping places; Dubrovnic (Croatia), Bari (Italy), Katakolon (Greece) .... Godddd ... I believe it will be great fun. :)

Meanwhile my business trip to Milan have been postponed to January 2007.

Pazartesi, Eylül 11, 2006

hide & seek

why sould I hide ?
whose's hiding from who ?
who are you to make me hide from you ?
why sould I try to hide from myself ?
I just like, love, adore, amazingly feel, miss and kiss you, sometimes much more.
That simple, easy and plane.

:)

You make me surrender myself to myself, that's what you do to me ...

Ecstacy

I'm thinking of you
and the things you do to me
that make me love you
now I'm living in ecstacy

Pazar, Eylül 10, 2006

Models

I bought 7 models for my collection last week; 2 cars, 2 helicopters, a carrige, a plane and a cannon. They are all wooden wheeled :) I've finished one of the cars. It's fun. As these models are for kids ( indeed not easy to do, if a kid can manage to finish one of these models under age 12, I promise to jump down from 12th floor. ), after finishing you can paint them but I won't, better this way. When I finish them all, I'll take a photo and put it here. AM I A CHILD OR WHAT ?. Well at least I'm not hanging any posters on my walls !! ...:):):)

6 left, which one shall I start to do ?... carrige...lalalalalalaaaaaalalalal.......... oh, mum called, said they've just finished shopping, on the way back home they can pick me up. I said "I'm very busy, I'll come later". When I spend too much time with them, expecially mum always finds something to make me angry. Do you get into fire with bellows ?
...
I finished the carrige and one helicopter. I think I started from the most complexed model; the cabrio. The others weren't so hard, but still I believe children under 12, can not do these models. One thing, it is very hard, nearly impossible for them to take out the pieces from the main thick board without any damage. These models are made for the families to understand the meaning of team work. Parents do the models, children paint; the roles in the family. :)... hmmm.... I have no children so nobody to paint.
...
16:00 - Sergei Prokofiev - Sonata for two violin Op. 56 - Itzhak Perlman / Pinchas Zukerman
.
Dear İpek,
When are you thinking of getting ready ?!
Love
A friend
.
Sergei Prokofiev - Itzhak Perlman
Violin Concerto No.1 in D, Op. 19
Violin Concerto No.2 G minor, Op. 63
.
17:10 - Unbelieveable but true, I'm ready to leave the house. The weather is very windy and it seems to rain any moment. I put my new Fenerbahçe track suit on to make dad and my brother Alp crazy. Dad supports Galatasaray ( ıggghhh), Alp is a Beşiktaş fan ( I never could understand how he became one, all Beşiktaş fans can be considered as half Galatasaray fans, whenever something happens between Fenerbahçe and Galatasaray, they take Galatasaray side. ). All the ladies in our family are devoted Fenerbahçe supporters.
.
5th Week
Fenerbahçe 4 - Antalyaspor 2
Denizlispor 1 - Galatasaray 1
Beşiktaş 2 - Trabzonspor 3

Cumartesi, Eylül 09, 2006

12

I love smoked cheese most with red wine and I don't like white wine at all.
I have a serious obsession with numbers and I hate 12.
.
I had my manicure&pedicure done, walked to Istiklal st, bougth Paul Weller's "Studio 150" album ( listening & dancing in high spirits now), watched the movie " The Big White", walked back to Taksim Square, took a taxi, came back home. Mum called, said" we thought you would come for dinner". I said " No, I'll stop by tomorrow". They'll go on a trip to Russia on Monday for 15 days.


Cuma, Eylül 08, 2006

Don't Stop Me Now - Queen

Don't Stop Me Now by Queen


Hiç bilmediğim bir adanın üzerinde
Sesimin içerisinde, gölgemin tam gerisindeyim.
Kaçtığım adlardan, bakmadığım tatlardan birisi misin ?
Anladığım, anlamadığım ve sanılanlar
arasından sen hangisisin ?

koşuyorum nefesimi tutarak
tutuyorum gözlerimi kırpmadan
kırpmıyorum bacaklarıma yüklenerek
yükleniyorum seni de sürükleyeceğimi bilerek
koşuyorum, daha hızlı, daha hızlı
Ben hep

kime nereye doğru koşuyorum ?

Dilini, tenini, nefesini bilmediğim yabancı
seni görmek için suya
duymak için gökyüzüne
anlamak için notalara baktım
seninle aynı adımı atmak için dakikaları tek tek saydım
artık canım yanmıyor diyebilmek için
aklımı aklından ayırmadım
ve bir tek sen
gün kadar aydınlık, gece kadar karanlık;
gerçekten benle kendin olmayı
başardın.
Başardım.
Başardık.

Moving

I'm moving to the other hall today.

Yesterday in order to solve my problem I think did the best thing, with best timing; I talked with the most
powered board member : boss's son. My problem is about my career, noting to do with third parties. I passed the ball to him, now it's time for me to wait and see what he'll do. We both like working with eachother. He is a very clever, hard working young man. I'm sure we'll overcome the shaggyness easyly with common sense.

14:55 - I'm writing from my new room. I think its better than the former one... hmmm ...I'm happy :) The only work left to be done is hanging the pictures on walls. On the right side of the photo you can see a part my wooden wheeled vehicles collection. I love wood.

Perşembe, Eylül 07, 2006

On behalf me

Tonight I'm going to pray for the health and happyness of my all loved ones and I'll pray expecially for you. I'm sure God hears and knows how much I love and care about you. I'll pray for him to be with you and take care of you onbehalf of me always.

The Touch

Michelangelo

Çarşamba, Eylül 06, 2006

The Muppet Show-Swedish Chef making spaghetti

Muppet Show - Swedish Chef Making Meat Balls

Igggghh

Someone is cooking something terrible, it smells awful. At this hour of the night what is this ? Igggghh...discusting.

( see the above posts !!!! :) :) )

My white flag

Seni seviyorum / I love you.
.
"Know your human state and its limits,
do not expose yourself by excess to the vengeance of divine Nemesis "
Socrates

Yet

Better today, haven't solved my problem yet though. At least I overcame my impulsiveness which could be very destructive by every means. There are lots of solution ideas passing through my mind. Mainly I have to do one very major thing which means extra urgent work. I also put a death line of one week for this work to be done. Volcano's still active but just no smoke around anymore ! I'm again positive and laughing.

In such situations which can effect my whole life, short termed, primitive solutions like exploding with anger is not for me, I prefer more developed, organized, complex and long termed ones.

Anyway, thank you for being.

Salı, Eylül 05, 2006

DEV



TÜY DEPOSU ŞIMARIK DEV KEDİ ZEYTİN

Volcano

I still am not fine. The difference between the morning hours and now is awareness. I discovered what my problem is but haven't decided what to do yet. I turned into a sphinx again; a face without any expression, bleared, blank eyes, an unnatural smile if nessessary.

I'm like a volkano getting ready to explode. Time... when... how... waiting... we'll see the collision of earth, water, air and fire ( me ) with outer space ( them ) . In a way writing slows and calms me down, hinders me from being impulsive... but till when ?!

...

My grandmum is 84. She called an hour ago and told me that she is planning a cruise travel to Venice with her friends in October. ! She is funny, the only person who could really make me laugh today. As I'm the most beloved grandchild, also she is planning to take me with her. Can you dream of a cruise travel for 8 days with a group of old ladies whose average ages are 80 . :) :) :). .... I can.......... and of course I'll go... with my camera... she may not be with us anymore a few years later, this may be the last chance for me to film her on such a different and special occasion.

You see, whenever something happens about Italy, I remember the fortune teller. She said "you'll go to Italy a lot". I don't do anything but something attracts to Italy all the time. Well, I may have blood connections with Italy ! :) My grandmum's father ( he was an albenian ) studied pharmacology in Italy at the beginning of 20th century and he was a vagabond man. !!!

...

I'll have dinner with my parents tonight.

GO girl GO !

Still I don't feel good and I've lots of interviews today. Having interviews in such a mood is not very appropriate. Noting to do, I have to... poor canditates...

Come on İpekkkk ....... take your deeeeeppppppest breath, stand up, put your best mask on and GO !

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Four basic elements

I don't feel fine tonight. Sometimes I find myself abandoned or feel lost between my heart, mind, soul and body.They are like four basic elements of the universe; water, air, fire and earth. My body is earth, heart is fire, mind is water and air is my soul. Four destinations, four different needs and I stand in the center, never know which way to go... HELP !

Match the colors, catch the covers


Günaydın ... yeni bir hafta ... beni bekleyen bir sürü ...
Good morning ... a new week ... lots of work wait for me ...

there've always been a tiny hidden beastly wizard in this head of mine who chases the creativity behind the reality, it's like a stream, I just hold a drop or two by writing ... and you ... your existance makes me happy. Tell me, what can be more important than happyness ? Happyness is contagious, covers the world around you. Thank you :)

If you want to risk it all, the sky will be your limit.

Pazar, Eylül 03, 2006

Who knows?

I think there was something wrong with the city natural gas system. I had a veryyyy long bath an hour ago. I love water. How I wish to be a fish ... a fish of hot water ! :) ( if there are any !!!! )

I'm planning to go to the cinema very close to my house, G-Mall. Also I may go to the festival for Placebo concert in the afternoon. It takes one hour to get to the festival area. Today is sunny. Approximetely 28-29 degrees celcius. Weather was perfect last night. Yesterday afternoon I called the GM of the Hezarfen Airport, asked him " How is the weather over there ? Do you think I sould come ?, he just said " Come" and I went. I'll thank him tomorrow. I had great time. Istanbul is a very big city, when one area is rainy, the other can be sunny. You always have to ask. " How is the weather over there ? " :)

We'll see. Yesterday I went to market, bought a fine wine planning a quit night, but what happened ? I changed my mind in a second. I may again. Who knows ? :)


...

It's 11:20 pm, I'm siping my wine with some cheese. No Placebo's for tonight :)

Respect

You are my one and only

When I was on the way
you were the one on my mind
When I was in the croud
you were the one on my mind
When I even sang and clapped
you were the one my mind
that easy, that simple, that natural
And
I can see the evil in you much ohhh ! much better than you;
a completely scary and deadly one !

That's your soul
You can't change it, I can't change it
but you can control it at least up to a certain level
at this point I'm just helping you.

And that is my soul
I can't change it, you can't change it
but I can control it at least up to a certain level

at this point you're just letting me to help you.

Everything is reciprocal in this world and nobodies perfect. :)

Our major needs collapsed just for a second that night,
and that is called "destiny", - GOD -
God uses different ways to prove his presence.
Both of us are in so deep, there was no need for a second second
Who ever you are, what ever you do, I don't care
I'm too far away from those criterions :)
From that second on,
the only thing I can, I must do was to respect you;
someone who's as deep as me.
because we are swimming in the same sea.
showing me, I'm not lonely.

And God sent all those religions because some people need to be directed
but some can comprehend the presence of God by their own power of mind.
I'm the lucky one.
I can see, feel, hear, touch God even right now.
God is in everything we do, at everywhere we go.
God is in me.
God is in you.

MUSE

A last minute change of decision and a very congruous one ... Muse was EXCELLENT..... Kasabian ....good.

Cumartesi, Eylül 02, 2006

Interresante

12 settembre 2006 si svolgerà il test di ammissione per l’VIII edizione del

MASTER EUROPEO IN SCIENZE DEL LAVORO

www.mesl.unimi.it dell’Università degli Studi di Milano,
diretto dal prof. Pietro Ichino (pietro.ichino@unimi.it).

È un master universitario di primo livello il cui conseguimento consente, a chi sia interessato a proseguire gli studi nello stesso campo, l’acquisizione di 60 crediti utilizzabili nell’ambito del corso di Laurea specialistica in Scienze del Lavoro presso lo stesso Ateneo.

Un Master internazionale - Il Mesl si caratterizza nel panorama dei master universitari per il suo inserimento in un network internazionale di cui fanno parte anche la London School of Economics e le Università di Amsterdam, Barcellona, Brema, Dublino, Firenze, Lisbona, Lovanio, Tolosa, Treviri e Warwick. Il network, oltre a controllare la qualità della didattica, ne coordina i contenuti in modo da consentire lo scambio di studenti tra gli Atenei membri nel secondo semestre. Lo scambio avviene senza oneri aggiuntivi per gli studenti interessati. Nell’ultimo anno accademico il Mesl di Milano ha inviato nove studenti italiani presso le Università consorziate e ha ospitato a sua volta dieci studenti stranieri. Con il contributo della IBM Italia è stata istituita in seno al Mesl la IBM Rotating Chair in Labour Sciences, coperta ogni anno da uno studioso di fama internazionale. Nel corso dell’ultimo anno accademico la Rotating Chair è stata coperta dal prof. Richard Freeman (Harvard University e London School of Economics). Nel corso del prossimo anno essa sarà coperta dal prof. Jelle Visser (Università di Amsterdam). In funzione dello scambio internazionale, nel secondo semestre i corsi si tengono in inglese. Agli studenti stranieri viene offerta l’opportunità di un corso intensivo di italiano.

Un Master multidisciplinare – I corsi del primo semestre sono: Diritto del lavoro avanzato, Economia del lavoro I, Sociologia del lavoro, Gestione delle Risorse Umane, quest’ultimo completato da un corso di Teoria e tecnica della negoziazione collettiva. Nel secondo semestre i corsi principali sono: Diritto comunitario del lavoro, Economia del lavoro II, Relazioni industriali comparate, Politiche del lavoro e del welfare; a questi si aggiungono i corsi brevi di Medicina e psicologia del lavoro, Sicurezza del lavoro, Storia dei movimenti sindacali. I programmi dei corsi sono disponibili nella sezione “Programmes” del sito web sopra indicato. I calendari dettagliati nella sezione “Calendars”.

Un Master che agevola l’accesso alla professione – Il suo scopo è di consentire l’accesso in posizione professionalmente forte alle funzioni inerenti alla gestione delle risorse umane ( qui io :) ) in aziende private e pubbliche, alle libere professioni nel campo del diritto del lavoro e della sicurezza sociale, ai servizi nel mercato del lavoro, alle organizzazioni sindacali e imprenditoriali. Durante i corsi viene offerta agli studenti la possibilità di partecipare come osservatori a giornate di workshop di alta formazione professionale per quadri aziendali. Al termine dei corsi viene offerta l’opportunità di stages formativi di 3-6 mesi nelle migliori aziende e studi professionali.

Un Master accogliente - Per favorire la frequenza degli studenti non milanesi nel primo semestre e degli stranieri nel secondo, il Master, con il contributo della Fondazione Cariplo, si è dotato di una foresteria composta di sei piccoli appartamenti, idonea ad accogliere fino a dodici studenti, a prezzi accessibili. Per ulteriori informazioni in proposito rinviamo alla sezione “Housing” del sito web.
.

www.langtolang.com

www.fedee.com

www.corriere.it/dynrpq/dyn/lavoro/index.jhtml


Meanwhile, I graduated from Ankara University, Political Sciences Faculty, Labour Economics and Industrial Relations Department.... but .... I always wanted to have a master degree on History of Art. :(

Even though I passed the entrance exam three years ago, the conditions made it impossible for me to have the master program . As I didn't have a university degree on History of Art, the program that I had to take was for nearly 3 years + 1 year thesis ( like a second university degree ) :(. In addition, during that time it would be impossible for me to work because besides lessons that I had to attend, I would have to spend the rest of my time in libraries. ( I discussed this with a professor from Mimar Sinan University of Fine Arts. ) ... : (

'You can't be a chef, you can't study on history of art' . What am I going to do ? ... Politics ... what a marvelous, splendid choice. I can die because of pleasure !!!! :( ...

The Who

Who's to judge who ? Anyway, who are you ?
:)

Cuma, Eylül 01, 2006

The Cruel Hunter ! ( in his dreams )

Datça Aktur - mum's beloved cat "Zeytin" ( Olive ) after ducks ...
Mum loves Zeytin more than us.
Well, another option, at that moment Zeytin might be thinking he is a duck too.
- Sorry Zeytin, you better accept the reality, you are just a giant, spoiled cat"
.

We all know after 39 years dad is still in love with mum. ! Lots of Emel ...dad scanned them...

And we all know I look like mum a lot.

02.09.2006

There is something wrong with the format of this massage. I couldn't correct it.

I'm at work now. It's been raining for hours. I may not go to the festival. I think Muse can survive without me but I'm not sure if they can rescue me from drawning in mud.

I coldn't take a shower this morning. ( I hate cold water ) Someone cut off my natural gas or something wrong with the general city system ( ? ) I have an automatic payment account. Bank sould be paying my bills. I always put the nessassary total amonth of money in my account. I don't understand and this situation bored me a lot in the morning, I'm still bored and in this mood going to a muddy festival do not attract me at all.

Who can I call ? It's Saturday, everywhere's closed.

My house is close to my parents. 10 minutes walk. At least I can go to them.

:(

What a wonderful way to start the weekend ...

I love rain, I love mud !!!! :(

After four months break my regular parental visits are starting today. As both my mum and dad are great cooks I'm happy that I'll be eating proper food from now on. :)

Two sad news for tomorrow 1. I'll be in office till 11:30 am because of two interviews 2. I'll go to Hezarfen for Rock'ncoke Festival and it seems the weather will be rainy and rather cold during weekend.

I'm planning to spend only Saturday nigth at Hezarfen for Muse. I can't stay Sunday night, sorry for Placebo. I have to find my yellow boots, my lonngggggg XL hunter raincoat. I look like a beast when they are on me. The raincoat is more like a tent itself. I get lost in it. Last year was also rainy and as always I was the one and only person who manage to slide continuously on plane and semi dry surfaces. May be I'm getting old that's why:( All those teens jump on, push, kick eachother in mud, noting happen to them but me ! , I can't even walk. !

Eachother

hmmmm ...

!

Get carried away

FB Cumhuriyeti




ESAS TAKIM " FENERBAHÇE "
ESASLI TARAFTAR " İPEK ARAL"


:)


SAYGILAR ...



www.fenerbahce.org

Perşembe, Ağustos 31, 2006

The Changing Plan

Italy plans changed again. I'll be in Milan at the end of September. I was so excited because of Genova... another time, another season ... :)

Real love is giving limitlessly. Loving someone is the ability to handle heart breaks caused by that special someone. I believe the key word for love is "awareness". Being aware of our options and choices, being aware of our attitudes and their results, being aware of the power of love, being aware of our mistakes and regrets, being aware of our forgiveness, being aware of the value of that special someone, being aware of unperfectness, at the end being aware of when to drop ... please don't be ill-tempered ... Besides if you want to be irritating without any effort, why don't you just watch me ? :)

THINK


NO PAIN, NO GAIN
:)
THINK OF THE INFINITE GAME !
WHY & WHOSE LIMITS ?
OPEN UP YOUR MIND
:)
If mind is not ready, eyes can't see. - Emilie Serge
clue : who could get to somewhere unique by ordinary ways ?
THINK BIG, TAKE THE RISK
:)

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

Perlman & Zukerman - In Rehearsal

100th Anniversary

Todays wrong choice : Arsen Lupen ( a French movie ) waste of time.

Todays best decision : to buy Fenerbahçe 100th anniversary official uniform and track suit.

Eden

The last day of my short holiday. :( I'll take a shower, get ready and spend my last free day out. I'll propably walk to Istiklal Street, go to a cinema, have something to eat in a cafe, read a bit ...

Salı, Ağustos 29, 2006

Fortune Telling

Tonight I sentence myself to silence ... if there is any !. Last night it rained a lot but tonight there isn't even a light breeze. I often hear airplanes passing. Did I ever write about the gypsy woman who I met 5-6 years ago. Hmmm I don't think so... at that time I used to cycle nearly every day along Bosphorus ( before my waist injury) There were certain locations where I stoped by, rested for some time and read my book. Well one day I was in Bebek Park. A gypsy woman sat near me and said " give me your hand". I said " No, I don't believe in such things. " Then she said I'll look at your fortune. I said " no, ... please... I'm reading my book." Then she opened the palm of her hand. There was a handkerchief and inside it there were beans with some tiny objects which I could not see properly. She closed her eyes, whispered some words, joined her hands then she opened her hands and the handkerchief on her lap. I was just watching her with my one brow high, saying to myself " why do all troubles find me, there are tens of people in this park, oh god ... do I really look like the only sucker around here !!! ? " . She said two things I never forgot. She said " Your life will pass on airplanes and you'll get married with a foreigner."

Indeed this is just a simple story about fortune readings in my life. I have too many examples like that.( There are lots of gypsies in İstanbul :) and unfortunatelly they love me a lot ! ) But there are two other major readings which time to time really make me remember and think about the statements made.

First one is about the famaous tarot card reader in Ankara. I went to her three times in 6-7 years time period. The last time was when I was 25.( I had just overcome a serious illness at that time ) She opened up the cards then her faces expression suddenly changed and she said " I want you to leave this house and don't come again. You don't need me, you have the capability to direct your life. You make me dizzy, I can't breath, please leave. " Intresting isn't it ? I never saw her again. I was shocked, she just threw me out her house. :) :) Oh ! Just before leaving she said " If you want to, you can be a fortune teller yourself, you have too much power, our powers collided and your are too young for me, sorry. " ( she was 60-65 ) Those words were like second shock for me. Before closing the door, from my back she said " you'll go to Italy a lot and you'll live on an island" . I turned to her and said "thanks" . After that, I confess, I bought tarot cards and some books but to tell the truth, after I learned the meanings of cards and tried to open up a few times, I felt the evil and the negative power, blackness in those cards. I remember, the last time I opened them up, I had an awful stomach ache, my heart bumped so crazy that I threw the cards and all the books to garbage. May be thats why I have a great faith in the goodness of God. For me, TIME and DESTINY are two concepts which can only belong to God.


Second story is rather a sad one. I was 19. I was having my manicure and pedicure done in coiffeur. After having turkish coffee, for fun we always used to turn our cups upside down for fortune telling. That day I again turned my cup upside down but the hairdresser took my cup and gave it to a lady who made me feel really uncomfortable. I asked who she was. The hairdresser whispered " she knows everything". I got closer to her and said "hi". She was sitting, she opened up the cup, looked inside it for 3-4 seconds, then she looked at my face, she put down the cup back on the table and she started talking. She even said names to me who I shall meet in the future. For may be ten minutes I stood beside her, listened to her. God, she said so many names and the importance of thoso names ... for example she said " you'll work with a man named Faruk ( my present boss !! ), it will be very good. A man called Samet ( my present GM ), you'll work with him very productively. You'll work with Mehmet, it'll be good.( we haven't meet with this Mehmet yet, I'm waiting :) : )) ". She said "you'll get married with a man who is older than you, he will be bold and will have beard. He'll love you so much, more than you love yourself and he'll take care of you so fine. You'll be very happy with him. You'll have two children and live in a house like a palace. .... O.K .. I decided to write all the dialog passed between us. She said " He'll get devorsed". I was stuned " He will not get devorsed because of me, won't he ? I can never do something like that, I can never steel someone elses man. That's not me ! " She said " There have been lots of women in his life ". Then I asked " Will he cheat on me ? She said "No" ....Ahhhh.... ah... :) here is another big confession... she said his name will be Ali. :) :) :) ... Hmmm .... I don't want to write on this fortune reading any more. It makes me laugh a lot. :):):)... Many things, yes, she knew them correct but this "Ali" part, she couldn't !! :) As a matter of fact, I think the things she said effected me sooooo wrong, I acted very stupidly for years and years and now... :) ... I don't want to hear, see, have another "Ali" in my life anymore for sure. The tragic part of the story is, I learned that the fortune teller lady had cancer all over her body and she died a few months later.

As a result, for fortune telling or reading, whatever ( ! ), we say: don't believe in it but also don't be without it :) :)

Pazartesi, Ağustos 28, 2006

KIRMIZI


KİM KIRMIZI SEVİYOR ?
BEN, BEN, YİNE BEN, HEP BEN :)
(yer : ev - dağınık )
( şarap - Corvus Öküzgözü Boğazkere )
( takım - FENERBAHÇE )
( bitki - Aşk Merdiveni, Camilla ve Yeni Gine )
.
( tarih : 31.08.2006 )
( yer : ofis )
( kahve : Nescafe 3'ü bir arada )

My Life Principals

  1. Don't be an idiot with the idiot.
  2. Don't argue with an idiot, others can not, may not understand the difference.
  3. No matter where, when, who, which, what; the way of wisdom is and will be always one.
  4. First think, then run, at last get carried away. Never mix the order.
  5. Read as much as you can. Have a wide library.
  6. Select your friends, life partner, boss, colleagues very carefully. Never forget, in long term your personel frequency, quality, intellegence, happyness will be dependent on them. Think big.
  7. Never underrate anyone, anything. Respect is some kind of trade. Be a clever trader and invester. Don't spend your time with useless people. First you give ( invest ) and watch. Don't forget every human being deserve a second chance, but not a third one.
  8. Be eager to learn, ask everything you don't understand or don't know. Not knowing is not something to be shamed of but not learning is. Don't fill up your brain with useless knowledge. Be selective.
  9. You can only make a mistake once, if you do it again, then it can not be called as "a mistake", it can only be called as "our foolishness". Don't be a fool.
  10. Be aware when, where and who to surrender.
  11. Be aware of the power of words and silence. Use them with wisdom.
  12. Before making a decision take a very deep breath, more oxygen your brain gets, more it works. If you don't feel like making one, leave the place immediatelly. Change of location always help to clear thoughts.
  13. Be very faithful. Work hard. Believe in yourself. Believe in destiny. Laugh and enjoy yourself as much as you can with wisdom.
  14. Time is the healer of every wound. If there is a wound which can not be healed, be happy that you have a very strong conscience. This may be the biggest oppurtunity you have in life, if you can tame and convert this negative energy potential into positive.
  15. Be aware of your capabilities and train your brain. Have, create hobbies. Hobbies widen your life perspective a lot and take you away from the monotony of daily life .
  16. Sometimes give a day off to yourself. Do just noting.
  17. Always try to protect the child in you who represents the power of independent, never ending creativity in you.
  18. Take the children around you very seriously, respect and guide their brain carefully. Ask them questions which make them think. How to think can only be learned in childhood.
  19. Love life, never forget everything have a reason in life. Among uncountables, you are one of the unique reason yourself.
  20. Try not to argue on consepts as possible as you can because the comprehension of concepts are changeable according to people, time, place, conditions.
  21. Be afraid of and stay away from only ignorant people because neither of you can understand eachother and ignorant people are generally phsically aggressive.
  22. If you love someone, no matter what happens find a way to express your feelings. Your love may not always be wellcomed, don't be offended. Life and love go on.
  23. Write down your own life principals, it's the best way to shape and evaluate yourself.
  24. Be flexible first to yourself, then to others but don't forget exceptions can not change the base. There is a very narrow passage between your principals and flexibility. Passing from that very narrow passage between sides is the art of self management. Never close the passage but don't forget wider the passage gets, more power you lose.
  25. One of the basics : No pain, no gain. ( don't be a pain lover )
  26. The only thing that never change is the change. Open you heart and mind to change but don't forget to follow and interrogate the changes in yourself carefully.
  27. Never forget, the rules and the trade mark "THE GAME OF LIFE" belongs to only GOD.

Pazar, Ağustos 27, 2006

Hem sakar, hem tembel, hem....

Sabah tam olarak kaçta kalktığımı hatırlamıyorum. Belki dokuz, belki dokuz buçuk. Yatakta oldukça uzun bir süre bir öyle, bir böyle dönüp durduktan sonra 'bari su içeyim" diyerek kalkabildiğimi hatırlıyorum.

Saçım başım karışık, yüzüm yıkanmamış, bacağımda çizgili pijamam, uyuşuk böcek şeklinde suyumu içtikten evde aşağı yukarı bir tur attıktan sonra bu sefer 80 metrekare içinde yatağımın dışındaki diğer miskinlik merkezim -çok değerli kanepemin- üzerine kendimi atıverdim. Dün satın aldığım, bilmem kaçıncı Paul Weller cd'm, konser kayıt albümü Catch-Flame'i dinlemeye başladım. ( hmmmm....... dur şimdi de dinleyeyim... nerede uzaktan kumanda ??? ... bulalım ...bir dakika ...... evet... güzel müzik... PW'nin sesi beynimin merkezinden beni yakalıyor, gevşetiyor, uyuşturuyor, uçuruyor... ) İşte sabah sabah aynen anlattığım modda geniş kanepenin üstünde elim kolum bacağım yayılmış, gözlerim kapalı bulutların üzerindeyken birden gözlerim faltaşı gibi açıldı, beynimde bir şimşek çaktı. " SAAT KAÇÇÇÇÇÇ ? "..... kanepeden fırladım, koşarak en yakın saati aradım... saat 11:30 .........aaaaaaaaaaaa.............Mutfak Kültürü Atölyesiiiiiiiiiiii ........ aaaaaaaaaaaa............ toplantılar saat 11:00'de başlıyorrrrr..... İpek ...hem sakar, hem tembel, hem de aklın sekiz karış havadasın... PES.

Bundan sonrasını tahmin edebilirsiniz. İlk başta nereye koştursam diye etrafıma elim alnımda dehşet içinde bakındıktan sonra sanırım hayatımın hızlı hazırlanma rekorunu kırdım. Evden sokağa fırladığımda saat 11:50'ydi. Saat 12:00'de Sisters'ın kapısından içeri girmiştim.

Allahtan bu ayki menü havanın aşırı sıcak olması ve bizim özel isteğimiz üzerine hafif yiyeceklerden oluşacaktı. Geç kalmış olmam pek de farkedilmedi. Mutfağa indiğimde tezgah üstünde peynir çeşitleri, bal, reçel, kaymak, meyve, dondurma, kek, yeşillikler, domates, salatalık, yumurta, baharatlar, sucuk, bacon, pastırma, zeytinyağı gibi malzemeler görüdm. Emrullah Hoca ile birden burun buruna geldik, "Sen nereden çıktın ?" dedi. 'Farketmiş, tüh' diye içimden geçirerek geniş bir gülüşle "Geç kaldım" dedim. " Özür dilerim".

Kahvaltı tabakları özenle benim dışımdaki herkes tarafından hazırlandı. Ben hazırlamadım çünkü ben zaten hazırlamayı biliyordum !. ( Tabii, benden başka zaten kimse peynir nasıl kesilir bilmiyordu veya bal servisi hiç hayatında yapmamıştı !!!! ) Ama ben de her zaman ki gibi çok çalıştım, çok yoruldum. Lütfen ! , kimse hakkımı yiyemez, bütün armutları ben soydum, dörde böldüm, üzümleri küçük salkımlara ayrıdım. İki ayırdım, bir yedim. Çok zordu. Çok yıprandım. Çok dertliyim ve şikayetçiyim. Olmaz böyle şey !! ....:):):)

Neyse... gelelim günün en lezzetli ve kolay tarifine " Kağıtta sebzeli yumurtalı pastırma ". Bunu da yapanlar arasında kesinlikle değilim. Yapılışını seyrettim ve tabii ki afiyetle yedim. Şimdi de yapılışını yazacağım.

Şimdi başta malzemeler : ( mesela 4 kişi için )

Bir kabak
Bir patlıcan
Bir havuç
12 dilim pastırma - çemeni az olsun ( bacon da olabilir )
4 yumurta
kekik
bence rosemary de konulabilir
Yağlı kağıt

Efendim ilk başta kabak, patlıcan ve havucu soyarak kızartabilmek üzere küpler halinde doğruyorsunuz. ( unutmuşum, ben de bir kabak soydum ve doğradım) Sonrasında bu malzemeleri yağda kızartma yapmayı, üstünün başının kokmasını seven bir arkadaşımızın eline tutuşturuyorsunuz.

Yağlı kağıtları 25x25 bütüklüğünde 4 adet kesiyorsunuz. Kızarttığınız sebzeleri dörde bölüp kağıtların ortasına yerleştiriyorsunuz. Ardından sebze kümelerinin ortasına birer havuz açıyorsunuz. Bu açtığınız havuzların içine bir adet yumurtayı dikkatle kırıyorsunuz. Sonra da elinizdeki 2-3 dilim pastırma veya baconı bu havuzların ( tepeciklerin ) üstüne yanyana yerleştirip, kekik veya canınız ne baharat istiyorsa tepeciklerin üstüne serpiyorsunuz. Nihayetinde yağlı kağıtları kenarlarından kıvırarak birer paket haline getiriyorsunuz. ( Nasıl bir paket diye sormayın ... kıvırın kardeşim kenarlarını, fırının içinde açılmayacak şekilde ...hiç mi paket yapmadınız hayatınızda ? Aa )

Sonra paketleri tepsiye yerleştiriyoruz ve orta sıcaklıktaki "ısınmış" ( soğuk değil ) fırına sadece 10 dakikalığına sürüyorsunuz. 10 dakika sonra fırından çıkartıp hemen servis yapıyorsunuz. En ideal pişme yumurtaların sarısının cıvık olması. Mesela benim ki katıydı.... Olmaz. ... çok pişmiş .... kim yaptı bunu... hiç beğenmedim ... şef nerede ? bu müessese hiç iyi çalışmıyor..... aaa.... ama bakın şu armutlara ... kim soymuş bunları... sanat eseri gibi ... 10 puan .

Evet , görüldüğü gibi Ağustos toplantısını da böylece geçirmiş olduk. Bir ara birileri ödev, mödev der gibi oldu, ben acilen "tuvalet neredeydi ya" gibisinden sandalyeye yeltendim, neyse ki konuşmalar zararsız sinek vızıltısı tonunda geldi ve geçti. Şefimiz yeni ödev konularını mesaj atacağını söyledi. Ben şefimizin sözkonusu "masaj" haberi üzerine öyle çok bahtiyar ( ! ) oldum ki, bilemiyorum ama bu derin saadet galiba beni birgün maneviyaten çökertecek. !

.

4. Hafta

Sakaryaspor 2 - Fenerbahçe 1 ......... abuk subuk bir durum
Galatasaray 2- Gaziantepspor 2 ( ho )
Beşiktaş 3 - Konyaspor 1

Cumartesi, Ağustos 26, 2006

8.8.8

Today is very important;

8.8.8

I LOVE YOU

I'm so glad that you are in my life;

SO CLOSE, SO FAR

SONER

Sevgili Soner,

Biraz bekledim, biraz zaman gerek dedim yazmak için. Böyle zamanlarda nedenini anlayamadıklarımdan galiba hep kaçtım.

Ben çok da sıcak yaradılışlı bir insan değilim. İnsanlara bunca
koyduğum mesafeden sıyrılarak samimiyetinle bana ulaşabilen yegane insanlardan biriydin sen Soner. Bir gülüşün yeterdi içime mutluluk duygusunun dolması için. Çok şaşkınım. Nasıl oldu bu ?

Son dört yıldır olduğu gibi 2006 yılbaşı gecesinden önce Touchdown'a getirdiğim bir kutu çikolatayı sana uzattığımda "Bana mı ?" diye sormuştun gülerek. Ben de "Hayır, bütün ekibe" demiştim kaşlarım çatık. Ah Soner, nasıl oldu bu? 2007 , 2008, 2009 yılbaşı çikolatalarımı verdiğim kişi nasıl artık sen olamazsın ?

Sana bir kitap vermiştim, birine hediye, "teslim eder misin?" diye sormuştum. Hediye sahibine ulaşmadığında yine sendin beni samimiyetinle avutan. " O kim ki ?" demiştim. "Boşver gitsin". Sen beni kimsenin anlayamadığı zamanlarda hep anladın. Bak ! boşverdim Soner . Keşke sana da gösterebilseydim birgün, bir şekilde.

Soner hayata gözlerini kapamak bu kadar kolay olmamalı. Senin gülen ama işini bilen gözlerinle bir daha karşılaşamayacak olmak bu kadar basit olmamalı. Benim için temsil ettiğin o çok özel konumun gündelik yaşantımdan bu kadar aptal bir şekilde yok edilmemeli. Bir daha Touchdown'a gidebileceğimi sanmıyorum.

Bulunduğun yer cennet ve benim gibi seni sevenlerin kalplerinin en derin, en ölümsüz noktası olsun sevgili SONER

George Micheal & Toby Bourke - Waltz Away Dreaming

Beautiful lyrics, beautiful song

Cuma, Ağustos 25, 2006

Bunları en sevdim


Teşekkürlerrrrrr Çağatayyyy !

Perşembe, Ağustos 24, 2006

TSC

The Style Council -Boy Who Cried Wolf-

Lovely

Some knowledge for fanciers

  • French eat 200 million frogs every year.
  • An ant can live 14 days under water.
  • A golden eagle can identify a rabbit 3 km away.
  • Approximately 10% of Soviet/Russians died during 2nd World War
  • The 3/5 of world drug production is being consumed by U.S.A.
  • 1000 languages are being spoken in Afrika
  • Approximately there are 75 million horses around the world and one horse's average life time is 40 years.
  • In Japan, only three major newspapers daily total circulation is above 12.000.000
  • 27 million tourists visit Italy every year, population of Italy is approximately 60 million and I'm 'the one' out of 27 million for the last three years :) I love Italy.
  • An elephant have approximately 50.000 muscles, the total number of the muscels in the human body is 650
  • 2.300.000 stones were used for the construction of the biggest pyramid 'Khufu (Keops)' in Eygpt, the weight of a stone is 2,5 tones.

.

  • One of our sales manager ( not the one I mentioned before ) just said whenever he enters my room, the room make him feel like he's in a bar. ( !!!! ??? ) Then who am I ? The barmate !!! ??? The most unexpected and strange simile I've ever heard in my life. ?!

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Bıktım yani


What is this ? !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Fenerbahçe 2 - Dinamo Kiev 2

I'm sick of this .
I can't think of tomorrow at work ... of course I'll pretend as if noting happened.
.
.
Nobody can be as deaf as the one who doesn't want to hear. - W. Sheakspear.
.
24.08.2006 / I'm at work now. !
I always take my own frustrations revenge from Galatasaray fans by acting unreactive towards their provocative attitudes. They hate my faces meanningless and even deriding espression, like I hate them being in Champions league ! böööö !!!
One of our firm's sales manager is a real fanatic of Beşiktaş. He is in Beşiktaş club management. Yesterday I went to his departmant. Department members showed me the Beşiktaş calender poster he hung on the wall. Very calmly, I got closer to the wall, took the poster, turned it upside down and hung on back and said " Tell him - İpek said "hi" " :):) After last nights results, I'm waiting for him now. He can come anytime. I'm giving him 1 hour. :)

Cuisine Culture Workshop Homework(sssss)

Ohhhhh........... I have lots of homework to do :( and have done noting yet. We'll get together on Sundayyyy..... What am I going to doooo ? My accumulated ( ! ) homework subjects are 1. Chinese Cuisine 2. Dill 3. Pine-kernel 4. Coconut . :( At the end our chef is going to throw me out of the group because of my lazyness !!!! At least I have to get ready for the presentation of Chinese Cuisine ... böööööööööööööööööööö :(:(

I'm the moderator of a food & beverages forum group and the idea of Cuisine Culture Workshop came out from the forum group. I have to be in it. I like to be a part of it, but just in tasting phase :) I eat, not cook. :)

The intresting point is, when I was 19, I told my mother that I wanted to be a chef. ( I used to cook a lot ) She said " First you have to step on my dead body if you want to be one. I did not raise up you to be a chef " ( exact sentences, how can I forget ? :) ) My mother always had lots of plans on me, like me being a lawyer, being a member of the Turkish Parliament ( a politician ) , may be one day the first woman president of Turkey ... well... birds fly ... who knows where ? ... I don't know... she never knew ... I never did what she wanted me to do ... I always shocked, frustrated, paniced, annoyed her. According to her, I'm "the person" who harrassed her most in her life. ! ( her exact expression ) ... Whose life am I living, hers or mine ? I will never surrender. !

Salı, Ağustos 22, 2006

What is love ?

RESPECT ( 1 )

Discovered talent, hard work and algorithm of productivity, I think these are the inputs of real love. ( 2 )

A family; daughers and sons ... ( 3 )

Few but trustworthy close friends ...( 4 )

Some hobbies ...( 5 )

What is love of the loved ? Infinity / Freedom / Joy / A woman / A man ( 6 )

Breathing ( 7 )

Nothing unless expressing ... I love you. :) ( 8 )

It 'must be' waiking up in the middle of the nigth at 04:30 am with you in my mind. ( 9 )

Writing ( 10 )

Confused

Today I had some interviews, made lots of phone calls, had a very long chat with the "champion" board member, his 'favourite' general manager and foreign trade operations manager on business, did some file work. At the end, among all these easy preoccupations, I realized love means the 'world' to me. I'm confused. What is love ?

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

38 degrees celcius

The weather was too hot ( 38 degrees celcius) for sight seeing so we changed the plan. Bla bla bla ... An ordinary day, passed mostly in İstanbul's monday traffic.

One of "our" other board members horse won the Atatürk Championship last Sunday ( smt like national cup ) for the third time. As this is a big honour, just before leaving the office at 10:00 am for the Russians, my boss called and asked me to orginaze a cocktail in a hotel...to celebrate...I said "sure" .

I'm soooooo happy that I have to recruit 4 qualified ( engineers ) people till the end of the month, get ready for one of our construction firms yearly ISO evaluation, complete my HR software, organize a cocktail ... Do you know how many people are working on all of these jobs ? ... just me :) They say " you are worth for 10 people" Am I ? Why ? Why am I not a little bit stupid, slow, narrow minded, negative ... etc. ? Why did God created me like this ? To be like this wasn't my choice. Nobody asked my preferences about my genes ... Am I lucky or am I a victim ?

It is very hot here. I think my brain is boiling.

Pazar, Ağustos 20, 2006

Promise for a life time

What is the hardest thing in this world for me to give ?

Answer : A promise.

If you want me to give you a promise on love, loyalty, respect, faith, hard work and trust, I want you to promise me to stop and think of me for 10 seconds before making any desicions or using any mean/bitter words ; 10 seconds of freedom from your "own" arragont, proud self, then may be another 10 seconds, then another... promise me to let love, respect and peace be within you all the time.

Conflict Management

I'm going to bed. I could sleep at 04:30 am last night, my eyes are closing right now.

I forgot to write about the party at Percy's. After I got there, I learned that it was Yaz's birthday. There were approximetly 15-20 people around. Loud electronic music which I'm not very found of, was the only negative thing through the nigth. The house have a great view of Bosphorus. Meanwhile I broke a glass of wine, got a little bit drunk, talked with lots of people who I can't even remember their names or faces clearly...

I love Percy, he is a very nice Dutch man. According to me, he is also very attractive but I'm not sure if he is straigth or not !. If I see him again, I'll tell him that his intimacy effects me a lot, can not repulse my bodies chemical reactions towards him. Only facing the fact can be the best way of getting over it. Well, who knows whether I see him again or not ? ...

Don't such conflicts we face in life and how we manage them, show our degree of maturity ? The conflict between P and he ?

...

3rd Week

Fenerbahçe 2 - Çaykur Rizespor 1 ( holilolilooooo .... :) )
V.Manisaspor 2 - Galatasaray 2 (ho ho ho ! )
Denizlispor 0 - Beşiktaş 1

In the 2nd half Madina (GS - cz ) had an heart attact because of the hot weather :(

Cumartesi, Ağustos 19, 2006

Recommendation


The Genius of Pogorelich

1st cd - (solo) - Chopin / Schumann / Brahms / Scarlattı / Ravel
2nd cd - Chopin / Tchaikovsky

Universal Classics - Deutsche Grammophon - 2006

( lie down on your sofa, turn the ligths off and listen )

The Piano

Cuma, Ağustos 18, 2006

Yol

Kendime yapabileceğim en büyük kötülüğü biraz önce gerçekleştirdim.

İnsanın bazen karşısına bir konu üzerine çok önemli seçenekler çıkar. İki veya oniki tane olsun, her seçeneğin kendi içinde bir faydası ve aynı zamanda zararı vardır. Kimi seçenekler kısa vadeli ama hızlı, kimisi ise uzun vadeli ve yavaş hayata geçer. İnsan bünyesi her zaman kolaya meyilli olduğu için, ben de genelde hep kolaya kayar ama en kısa sürede başkası canımı yakmadan, kendi kendimi acıtarak bana göre zor ama doğru olan tarafa yönelirim.

Yaklaşık bir saat önce böyle bir tercih yaptım. Benim gün içindeki anlık mutluluklarımı sağlayan kaynağı yok ettim. Neden yok ettim? Çünkü şu an içi boş şekilde yaşadığım bütün coşku, sevgi ve diğer bütün olumlu duygular aslından yarından ve sonrasından çalınan güzellikler. Olmayan parayı harcamak, kredi kartı limitini aşmak gibi.

Çok sıkılacağım, bir anda kendimi boşlukta bulacağım, biliyorum ama... seçim yapıldı, dönüş yok. Yolcu yolunda gerek..
...
Annemler Ağustos sonu dönüyorlar. Yaz bitti. Eylül sonunda gelecekler diye düşünüyordum ancak babamın "köklerine duyduğu özlemini" ( !!!!! :) ) unutmuşum. Evet efendim, annem ile babam Eylül başında Moskova'ya uçacaklar, oradan galiba ilk başta trene biniyorlar, sonra vapura geçiyorlar, orta asya ve sibirya istikametinde gezmeye çıkıyorlar. Babam tutturmuş gidelim diye. Gitsinler bakalım 15-20 gün.

...
Pencere boylu boyunca açık her zamanki gibi, hava sıcak ve yan dairelerin birinde barbunya fasulye pişiyor, yemek kokusunun izlediği yol ve ulaştığı nokta benim evim ve burun deliklerim ! İçim bayıldı, midem bulandı, şimdi öğüreceğim yemin ederim.
...
Şu an ev o kadar, o kadar, kimsenin aklına hayaline gelemeyecek kadar dağınık. Ben böyle bir karmaşaya nasıl yol açıyorum, bu başarımın kaynağı neredendir çözebilmiş değilim. Bir yerlerde okudum veya biri mi söyledi hatırlamıyorum, bir insanın evinin karışıklığı zihinsel sağlığının ifadesiymiş....YALAN... yok öyle birşey vallahi...işte etrafıma bakıyorum ve ben bu evde kaosdan başka hiçbir şey göremiyorum. Evet, belki dünyanın içinde bulunduğu kaotik ortamı düşünürsek, benim evimin dünya ile homojen bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. O zaman biz sağlık ne demektir diye tartışmalıyız bence.

Gezelim Görelim

İnsan kaynakları dışındaki ikinci işim Topluluk İstanbul Rehberliği. :) Çok severek yaptığım bu gönüllü rehberlik faaliyeti, sabah bahsi geçen Yönetim Kurulu üyemiz tarafından biraz önce paslandı. Pazartesi günü Kazan Üniversitesi 'nden gelen iki öğretim görevlisine İstanbul gezdireceğim. Aman ne güzel:). Son iki ayda bu üçüncü olacak. Belki de artık kendime göre bir "İstanbul dokumanı" hazırlamanın vakdi geldi.

The Perfect Start

:):):) ...... 15 minutes ago one of our borad member came to my room and asked a question. I was answering his question when he asked "what are those ?" . I said "Paul Weller cds". He took one.

He is listening the music in his room so loud rigth now, everybodies in shock. :):):)

The perfect start of a new day :):)

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Surrender

My HR career started in a management consultancy firm OBEY in 1998. Oktay Bora Yağız and his wife were the first and the best management consultants of Turkey in 90's. They used to spend half year in İstanbul, the other half in U.S., in Washington. When they got the management consultancy of AT&T, they decided to move to Washington completely at the end of 1999.

Well, after recruiting me as a trainee, Oktay Bora Yağız, at the end of my first month, told me a sentence, which really made me think. He said " If you don't surrender, we can't work together".

We worked till his removal to U.S.

From that day on, "knowing when to surrender and to who" become one of my most important life principals. It's the same about love. We can live real love only if we know "when and who to surrender" .

DON'T YOU ?


WHY DON'T YOU LET ME SMILE ? !!

DON'T YOU FEEL HOW MUCH I LOVE YOU ? :(

Çarşamba, Ağustos 16, 2006

A Nice Day

Have a very very nice dayyyyyyy ..... :)

in the morning ...
The room which have a picture on the wall is mine and this photo is taken by our "family" photografher Çağatay Şengözer; "Group Business Development Manager"

after lunch ...
Life is so strange. In the morning Çağatay took this photo and 15 minutes ago I learned that the placement of my room will change in two months time. I'll be moving to the other side of the huge floor, to another hall. Am I happy ? Well... I think so. Why ? Because I'll be working with IT door to door.

in the afternoon ...
Tomorrow I'll have HR/ISO mid-term audit. I haven't done any preparetion. I'm thinking of offering some fine chocolate to the auditors and say " lets eat sweet, talk sweet, the rest nonsense, in this mortal life what is an "audit" anyway ?" :) ..... Do you think it works ?

in the evening...
Noting unusual; at home, my striped pyjamas and athlette on ( not so sexy at all ! ) , a glass of red wine ( Turasan Kalecik Karası ), some cheese (today, ezine white cheese ), simit, one after another three TV series "Married with Children", " Malcolm in the Middle" ans " Scrubs" ( my favourites ), zapping, zapping, zapping...

at nigth
Low in spirits. I don't want to write , don't want to do anything. I'll just go to bed, listen to radio and read a bit. Tonight must be stollen from hell's edge. It's worm, sticky, heavy and meaningless.

Hope to open my eyes to a brighter and easier day. My GM said today "As long as you have this childish spirit in you, you can never get old". Then this child tonight uses her rigth to be "the greatest mountain of non existance".

02:00 am - MUT

Tonight... I wanted to make something original...like .... waiking up in the middle of the night ... 02:00 am ... you see I 'love' this new habit of mine.... DEAREST GOD ! Let me wake up like this through all my life..................... oh 'mut' ( it means sh*t in Albenian ) ...enough ... please !

I had a dream again. An old high school friend of mine rented the apartment next door. While I was walking down the street and saw him at his window, I said to myself " how great, I must ask him if he needs help". Then I started to wait in a row ( for what , I have no idea) Then when it was my turn, the man in the counter looked at me, may be for 2-3 minutes without blinking his eyes and said " a blonde man in your future", than he asked " do you have any connections with a hostipal ?" I was surprized and said " I have a role in a TV series on hospitals" . Then I woke up. Please, interprete this dream of mine ... waiting ....

I think "hospital" concept came from the Italian film I've seen last Sunday. The main character's lover was an actor who was playing 'the doctor' in a TV series. He cheated on our main character with 'the patient' of his, in real world, on new years eve. :)

I'm going bact to bed now. I'll listen to the radio; Lounge 102

Salı, Ağustos 15, 2006

Genova

My GM changed the Italy program. I'll be alone in Genova. This means I can stay a few more days to explore the city and close regions. :) On the other hand, as I took some Italian lessons three years ago, it will be a great pleasure for me to have the chance to kill the language :)

First impressions.... lovely, lovely, lovely
Arkitera

Piet Mondrian ( 1872-1944 )


20. yüzyıl Soyut resminin öncülerinden Neo-plastisizmin kurucusu Hollandalı Piet Mondrian'in Piccasso ve Braque'un Kubizminin etkisinde başlayan kuramsal ve plastik gelişim yolculuğu, onu ilkel renklere ve basit geometrik şekillere ulaştırmıştır. Resimlerini dikey, yatay çizgiler ve sarı, kırmızı, mavi ile renk sayılmayan beyaz, siyah ve gri üzerine kurar. " Resim kendinden başka hiçbirşeyi anımsatmamalıdır. Resimin iki ana öğesi vardır ve sanatçı bunlarla yetinmelidir" der Mondrian. Kuramında, yaşamın temelinde yatan ancak doğada anlatımını bulamayan denge ve uyuma ait evrensel ilkelere ulaşmaya çalışır. Doğal biçimleri yatay ve dikey ilişkilerinin değişmeyen öğelerine, doğal renkleri ise temel renklere indirger. Böylece kişisel ögeleri, evrenselliğe kavuşturur.
( Kırmızı, Sarı ve Mavi Kompozisyon, 1921 )

We

Spirit of love
always around you
sits on your left shoulder
listens what you say
thinks what you think
and we breath
it's magic

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

80'li ve 90'lı yıllardan şiirlerim

KAR
Şokum hatamdan büyük oldu
Gerçeği duyunca
İnsanların,
belki de en yakınların
bana uzaklığı önemli değil benim için
benim için önemli olan
gerçek
onu ben kendime ve sadece
ona
göstereceğim
varsın herkes beni küçük görsün
SUÇLU GÖRSÜN
Sadece zamana karşı kar

31.05.1986 ( yaşım 14, bu şiir annemle yaptığım bir kavga sonrasında yazılmıştır. )


FANUS
Cam olsa gerek saydam
Tıpa olsa gerek mantar
Sen olsan gerek uzak
Ve ben olsam gerek bir fanus

Nisan 1988


İSİMSİZ
Yüreği kapatıp gözleri açmak
bir kere yaşanılan dakikaları geri getirmiyor
Sevgi için dökülen gözyaşı
aptallıktır sanıyorum, yanılıyor olamam
İçimdeki hiddetle cezalandırıyorum kelimeleri
ve kendimi
Tanrım !
Lütfen,
lütfen bir kere olsun
şaşırtabilin beni.

Şaşırtın beni
Beklenmedik bir dostun sesi
susuzken karşılaşılan bir bardak su
kaçırıldı sanılan trenin
raylardaki hareketsiz duruşunun
yarattığı küçük tebessüm gibi

'Nasıl'a takılmadan atılan adım
Adımla karşılaşılacak kucaklama gibi

Günün ardından hep gecenin gelişi
güneşi düşününce ısınan ten
sizi görünce hızlanan kalp atışlarım gibi
Doğal ama neden bir öncekinden daha umutsuz ?

Şaşırtamadınız beni
çünkü siz de herhangi hiçkimselerdendiniz
şu beyinde yaratılan kimlik için
bir kılıf belki
kimlik bende kalıyor
değişen sadece kılıflar diyorum artık
kendi kendime, olsa olsa bıkkın

Ocak 1993


İSİMSİZ
Beklemek;
iki nefes arasındaki durak
Beklemek
iki göz, giz

Giz;
kalabalıkta yaşanan yanlızlık
korku,
ucuz ispat çabaları
"ben"liğini bulamayışın sıkıntısı
anne,
seni seviyorum diyememenin acısı
ince bakış ister çözmek için

1993


Aşk tohumlarından almamak lazım
dokuz ay oldu toprağa atalı
bir filiz bile vermedi ahlaksız / 1992 ( bu ve alttakini Ankara'da odamda müzik dinlerken yazmıştım )

Yaz geliyor
Sen ne anlarsın ki yazdan
Takıl, düş ve öl. / 1992


APTAL
Düşünüyor musun
günde kaç defa göz kırptığını
hepsi güne açılan yeni bir hayat

Düşünüyor musun
aynaya her baktığında biraz daha yaşlandığını
yoksa boncuk boncuk kaçırıyor musun saniyeleri elinden

Nefesini tuttuğunda
oksijen diye çıldıran hücrelerini hissediyor musun
ya kalbinin her atışında
damarlarındaki kanın devinimini

Düşünmüyorsun, biliyorum
Zaten elindeymişcesine sıkı sıkı sarılmadığın
sevgilerin
rüzgarla kayıp dalga dalga uzaklaştığını da
hissetmiyorsun bile
değil mi ?
Sen bir aptalsın.

1994

Inspiration out of Instability

at work ...

I'm thinking of writing on Kasimir Malevich... a brief summary about his works.... just thinking... haven't decided yet... in Turkish or in English... ? I don't know ... I want to write something but what ?

Instability is tiring.


... at home

I poured another whole bottle of wine into the tab. It was Melen Gamay. I'll never buy Melen again.

I'm still thinking what to write, waiting for an inspiration. !!! ( what a lie ! ) May be I sould eat some chocolate; source of endorfin. Happyness can make me write proper things, not things like these rubbish.

04:30 am - WHY ?

I hope everything went fine over there. Here....I.....early morning breeze on the pyjamas and monitors ligth in my one open eye...!....04:30 am....God...why am I up again ?????? !!!!!

Pazar, Ağustos 13, 2006

Dört Üçlük Üç Dörtlük

Şu an Datça'da denizde yüzüyor olmayı isterdim. Birbirine benzeyen günler beni düşündürüyor. Monotonluk ve istikrar kelimeleri arasında gidip geliyorum böyle zamanlarda. Bir ömür boyunca da bıkmadan üzerine düşüneceğim tek konu da bu olacak herhalde. Nereye kadar, ne ?

Yazdıklarımdan veya yazacaklarımdan sanılmasın ki içim gece gibi karardı. Datça'da dağların gerisinden batan güneşin kızıllığında biramı yudumluyorum sadece. Esiyor da esiyor başımın üstünde özlemler, birine kapılıp gitsem de bir daha dönmesem diyorum denizi koklarken.

Aslında yapılması gerekenler listesi sayfası o kadar dolu ki, ben sayfamın bembeyaz olan yüzünü çevirip " işte bomboş" diyorum gülerek. Dünyanın en kolay oyunu "kendini kandırmaca" için ekibi kuracak güçlü hayalciler arıyorum. Bulamıyorum.

Habire farklı farklı müzikler dinliyorum. Kafam çingene bohçası gibi oldu. Acaba bütün çingenelerin bana bayılmasının nedeni, bana baktıklarında yüzümde kendi üstlerindeki elli renkli, alacalı bulacalı kıyafetlerini görmeleri olmasın ?

Bugün, abisi ile birlikte çocukken babaları tarafından taciz edilmiş, sevgilisi tarafından aldatılan hamile bir kadının, ona aşık kör kadın arkadaşı ile işyerinden çok sevdiği, kocası tarafından aldatılarak terkedilmiş orta yaşın üstündeki bir başka kadın arkadaşının birbirlerine aşık oldukları ve sonu mutlu biten bir filme gittim.

:) :) :) Ay hiç güleceğim yoktu. Nasıl ? Filmin konusunu anlayabildiniz mi ? İtalyan yapımı, La Bestia Nel Cuore-Yüreğimdeki Canavar, 2005 yılı Yabancı Film Oscar adayı. Bizim birçok yönetmenimiz bu filmlerden kat kat iyi işler çıkartıyor ama aday bile olamıyoruz. Yavuz Turgul'un yönettiği Şener Şen ile Meltem Cumbul'un oynadığı "Gönül Yarası" bu filme on basar.

Yeni bir haftaya başlarken, her zamanki gibi, herkes için önümüzdeki günlerden hoşluk beşlik, mutluluk, sağlık, başarı, huzur, barış, sevgi, aşk, iyi niyet, tahammül, ağız tadı, göz zevki, kulak şenliği, koku misliği, akıcı trafik, bunaltmayan hava, çalışan havalandırma, zamanında toplanan çöp dilerken, Tanrım, lütfen bana da evimi temizleyecek aklı başında bir kadın gönder. Amin.

Gençlerbirliği 0 - Fenerbahçe 2 lla lalalalalalaaaaaaaaaaalalalalal ) :)
Galatasaray 4 - Kayserispor 0 :( bö
Beşiktaş 2 - Gaziantepspor 1



I'll write to you something
Something like
excitement and missing you
like looking into your eyes
like touching your hair
like loving you so
like ... I don't know

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

Loyalty

I didn't call Ersin. I'm again alone with my loyal friend; a glass of wine. :)

I walked to İstiklal Street. By chance I met with two nice things ; first one was Paul Weller's "Illumination" album. I think Sony Music get the rights of distrubution of Paul Weller. In Mephisto, there are two albums of him on sale. Illumination and Days Of Speed. Hope to see "As is Now" and "Catch-Flame" on the shelves too. I put "Wildwood" to my top eleven ( not ten anymore) album list. :) I knew Style Council from high school years but as "Paul Weller" I didn't know that he was making such good music. A late discovery for me (shamed) I love expecially his lyrics. His voice and music relaxes me and his outer appeareance is another elegant language he speaks. Adorable.

Second nice thing was the movie "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" . Surely I'm not a fan of Jim Carrey but he did a great job with Kate Winslet in this film. My friends insistently adviced me to see the film three months ago but I missed it. There is a very very small underground cinema in İstiklal street called "Yeşilçam" . I saw the notice of the film. Without thinking, I rushed into the cinema. After watching this movie, Carrey, out of his usual humorous ( ! , bö ) acting, reached to another level in my mind. The film touched me. While walking on the way home, I tought about the idea of "being able to erase some of memories or people that I don't want to remember". I love my memories. My memories make me the person who I am now; good or bad. :)

On the way home, something strange happened. A youg man came near me and started talking in English. He said "Hi". I slowed down abit to look at his face. I said " hi" with a mimic like "who are you ?" . He was so kind, I couldn't rebuff him. He said " I'm Misha, from Kırım, Kazakhstan, are you Turk ?. I was again puzzled, said "Yes, of course " . He said " Oh !, you don't look like one" . I should have asked " How do Turks look like ?" but at that moment I was trying to understand what his point was. There are lots of ethnic communities in Turkey. For example if I go back to my roots I'm 25% Albenian, 25% Bosnian, % 50 Selanik (Thessaloniki), people like me call our selves as "emigrants of Rumelia". The general charecteristics of emigrants of Rumelia are 'hard working' and 'honest'.

In Ottoman Empire ( http://en.wikipedia.org/wiki/Ottoman_Empire) the name "Rumelia" ( http://en.wikipedia.org/wiki/Rumelia ) was used for the lands in Europe. But if I go to the farest past, my fathers, fathers family emigrated to Thessaloniki from Aral Lake ( sea )area.(http://en.wikipedia.org/wiki/Lake_Aral ) That's why my surname is Aral. The people who are from that area carry pure Turkish blood "Oğuz" . ( http://en.wikipedia.org/wiki/History_of_the_Turkish_people ) Real Turks emigrated to Near East from Central Asia in 11-12. centuries. When that young man said he was from Kazakhstan ( http://en.wikipedia.org/wiki/Kazakhstan ), the reason I continued talking to him, was my roots. As Atatürk said "No matter from where, how glad for the ones who say -I'm a Turk-". I'm proud of being a Turk.:) (http://en.wikipedia.org/wiki/Atatürk ) Atatürk is also an emigrant of Selanik (Thessaloniki). I went to Selanik in 1998 for a U2 concert. It's a very beatiful Aegean city, like our İzmir.

Where ?

I kiss you from there .........there ............ and ... there :)

?

!

Cuma, Ağustos 11, 2006

Tears For Fears - Sowing the Seeds of Love

Insufficiency

How I wish to know English like my native language, there are so many things that I want to write but I can't. Insufficiency is killing me.
.
Well, I've been thinking about "being insufficient" ever since I wrote it. Feeling insufficient is the easiest excuse to escape from hard work. Such a shame on me ! If I force myself a bit, if I don't act lazy, if I consantrate, if I love you enough, I can do anything. ( conditionals ! )

Free Friday

For the weekend I have no plans. All family members are in south; Datça or Bodrum. My brother Alp is here but we quarelled last month, I refuse to talk to him. He is a very rude young man. My last words to him were "First learn how to speak ". I get along with his girl friend better !. My uncle is also here, at Heybeli Island but Fatma Tülin, his wife, had lost her father last Monday so ...

Last week I promised Ersin that I'll call him this weekend. If he is back from Mersin, we'll go out for dinner. He keeps reminding me my "other" promise; cooking him at home. I even can't remember when I gave that promise to him, 3-4 years ago ?! Well, he has to wait for another 3-4 years or more :) Our eating habits don't match. :) I like eating vegetables, salads, fish, seafood, general world cuisine, he likes kebab, tantuni. . I like wine, he likes rakı !!! ( ?:)! ) Also, for the last 3-4 years, he insists on getting married. He says " You are the cleverest, most relaxing woman I've ever met, spending time with you is so easy" . Well, I'm 34 now and generally most of my boyfriends accused me of being tiring, Ersin is a big change :) From my side, he is one of the smartest, wisest man I've ever met. But at the same time he is so impatient and rude, expecially when he is angry, he turns into a devil. He is such a heart breaker. Mentally yes, but emotionally I don't think I'm strong enough to straggle with his impatience and rudeness for a life time.

Our Sales Managers mother-in-law died three hours ago because of cancer. She was suffering a lot for the last two months. Her soul is in peace now. Tomorrow I'll go to Moda Mosque for the funural.

On the way home I'm going to stop by macromarket. Noting left at home to eat, drink. I bought Turasan Öküzgözü ( dry red wine ) last week, it was good. Today I'll buy Kalecik Karası ( dry red wine ). Internet sites say that Turasan have a standardization problem. I can only laugh to this statement. Which Turkish wine producer does not have that problem ? ! I know how many bottles of "standardized" wine I poured into tap myself! :)

22:00 / I couldn't find Turasan Kalecik Karası. I bougth Melen Papazkarası. It's good. Soft :)

Meanwhile my Toscana plans changed. It seems Olcay and I will be in Genova between the 25th-30th of September. I'm happy about it because I haven't seen Genova before. Genovians lived in İstanbul in Galata area between 13th and 15th centuries. Some of the oldest stone buildings left in İstanbul are Genoese heritage. When Fatih Sultan Mehmet conqured İstanbul in 1453, Genoese colony left the area. Two years ago, I also took a historical-cultural tour around Galata Area. Lots of knowledge, lots of stories...it was very cheerful.

Perşembe, Ağustos 10, 2006

En Sevdiğim Şiir

ORTAK BİR IŞIK

Bekledik, gelmediler.
Açtık pencereleri, kulak kesildik seslere
gündüz ve gece, taradık tek tek
istasyona inen yorgun yüzleri,
ufuktaki lekelere ayarladık dürbünü:
Bekledik, kırık, gelmeyeceklerini
anladıktan sonra bile.

Görkemli geçmedi günler burada:
Sıradan, sade, dingin anlar kovaladı
sıradan, sade, kekre anları: Yoktu
büyük fırtınalar öyle,
büyük büyüler
kurulup çözülmedi bu yaz:
Her zamanki nedensiz hüzünler,
çocukların şaşkın falı,
biraz tatilde kasaba sosyalojisi,
biraz başi boş konuşmayla döndü takvimler.
Gözümüz yoldaydı gelmediler.

Odalara çekilip şiir okuduk içimizden:
Seferis ve Montale,
Akdeniz dolu dizeler,
hepsi genizden.
Durup dururken yürüyüşe çıktık
akşamları, durup dururken sustuk
yakalamıs gibi seyrek bir anlamı,
dağ köylerine çıkıp bir gün
öyküsünü dinledik süngerci
oğulların, unutulmus bir kadınla
konuştuk bir başka gün, tansıklar
izledi birbirini sonra: Bir atmacaya
baktık uzun uzun avının gözünden,
sağanak indirdik kavruk mevsimin
ortasına, bir yangını söndürürken
bir başkasını başlattık: Durup
dururken gelebilirdiniz, bekledik.

Hazırdı sofra:
Semizotu ve sarımsak,
elimizle topladığımız kekik, incir, nane:
Hazırdık sürdürmeye telaşı
ve coşkuyu bıraktığımız yerden.
Geçmişin nasıl geçtiğini,
nasıl geleceğini geleceğin soracaktık.
Dinmezdi ağrı üstüne gitmedikçe,
açılmazdı bu koyu sis tutmadıkça
kökünden ortak bir ışığı,
içinde olacaktık içimizdeki korkunun:
Bekledik gelmediniz.

Eksikti önemli bir şey,
başladığında dönüş,
bavulu kapatamadık.
Döndük odalara baktık yeniden,
aradık taslık ve hayatta:
Neydi yitirdiğimiz anlayamadik.
Yarım bir duyguydu belki,
belki sürüp giden bir gündüşü,
kendimizde beslenmiş,
ötekinde sönmüş bir ateşti belki de,
eşiğine dayanıp göremediğimiz:
Bekledik, gelseydiniz.


Enis Batur


Bugüne kadar okuduğum, her okuduğumda nefesimi kesen, gözlerimi buğulandıran, içimi yakan en güzel şiir. Teşekkürler dayı :)

Awareness

Yesterday I forgot to ask for "a day off" permition", so I'm in office, in front of my PC.

For the last 20 days, I have a sleeping disorder, my mental and sensual state is very different. I think I know the reason but I don't know what to do about it. Meanwhile, I'm exploring myself; "İpek" that I've never met before. Well... hmm... I liked her, I just live her, tomorow brings what, I don't know.

I asked for "High Priority Staff Entrance Card" from Hezarfen Airports General Manager for Coke'n Coke Music Festival. Like last year, I'm plannig to spend the nigth in GMs office. www.rockncoke.com

DOGS REALLY BARK.... barking dog, don't bite :)

I had a dream

I was listening to music, lying on the sofa then fell asleep and had a dream.

In my dream I was in our old Ankara house. I don't exactly remember who I was with but she told me that there was a dog outside on the street, a very big one, attacting and harming everyone. Nobody could go out anymore. That big dog had also a dog gang. Dog terror on the streets !!! :). Suddenly they appeared very close to our window. The girl pointed them, said "look". When I first saw the big dog, I said "Wow, he is big". She said " If you open the window, he can attact." I said "We are up too high". When I opened up the window, the big dog ran, barked loudly, tried to climb to the window. He couldn't. I knew that he could not make it. I just watched him calmly.

Then the scene changed. I saw my father. He was building windows. He said " these windows are yours, find your own window glass." I got very bored. I said " from where ?" .He didn't answer, he did not care at all, just turned back and left the place. I heard my family laughing but I felt that they did not want me. I said to myself " You are on your own as always. Show them that you can do much better than them. " I used colored window glass which did not cover the whole window. They were strange and there were lots of windows at the end.

Then I woke up. I have a book about the American indians dream interpretations. It says " dogs indicate friends and the personel relation between them. Question : WHAT KIND OF FRIENDS DO I HAVE ? !!!! THEY ATTACTED ME.

Windows indicate my perspective on the world. The book says " check the conditions of it" Well they were square but not so big. They were lots of them very close to each other. Indeed I thougt about the number of them and asked myself " why are there so many windows ?" I prefered to use different colored glass in each one and the last color was dark blue. The book says " blue represents sprituality" If you were positive about the color while dreaming, the positive aspect of it is spritual awareness. I was positive.

So as a summary we can say : I have a very strong friend who is trying to harm me but he or she will not be able to reach to me, my family is going to leave me alone with my problems ( not surprising ! )but as my general attitude towards life is always positive, a little bit uncommon and wide angled, I'll overcome them in my own way.

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

Yundi Li plays Chopin - Grande Polonaise Brilliante

Yundi Li - Mozart - Rondo Alla Turca

Harika !

Harika ! Yarın için izin almayı unuttum. Bu ne demek ? Böööööööö :( :( : (

Harika ! Yarın gece yatıya hiç istemediğim bir misafirim olacak. Bu ne demek ? Bööööööö :( :( :( :(

Harika ! Yarın için evi böyle dağınık bırakamam herhalde. Bu ne demek ? Böööööö :( :( :( :( :(

Ağlayacağım sanki şimdi ! Harika !

Uf...puf :( !

Great ! I was going to work on my HR Software all day, IT Manager blocked my entrance. I work with him in the project, I design the algorithm, he writes the codes, then I enter the data. He won't be in the office whole day. :(

I've an accounting position to fill in. Let's read some cvs. It's so easy for me to deal with people one to one. If you are wise, one to one, everyone will be wise. What's why I love human. It's only when they come together, they loose their minds.

I'll take the day off tomorrow. Early in the morning, I'll start walking along Bosphorus with two books in my bag. There are some nice cafes in Rumelihisarı. Soft breeze of Bosphorus, reading, having a light lunch, chill out ...böööööö.... I want to go nowwww...

The taste of designing your own software is perfect. You put your refined knowledge, experience, soul, heart, style in it. I'm in. :) Let's have fun.

Salı, Ağustos 08, 2006

The Gift

I don't understand anyone. No matter from where, people are so primitive.
But I love you. That's enough.
Good night "the moon on my pyjamas and the star in my eyes."
You are my gift from God.

Lütfen okuyun, katılın ve yönlendirin

www.weaccuse.net/index.php

Ben şu an itibariyle üye olduğum yahoo grupları aracılığı ile ülke içi ve uluslararası platformlarda 35 bin posta adresine gönderim yaptım. Bazı yahoo gruplarımın filtresi var, umarım akıl ve sağduyu kazanır, mesaj filtrelerden geçer.

...

Web sitesi 3 Ağustos 2006'da açılmış. Ben 1421. kişi olarak imza attım. Gün sonuna kadar imza sayısı 3000'i geçer herhalde. Acaba 35 bin posta adresine mesaj göndermiş olmam işe yaramış olabilir mi ?

Evetttttttttttttttttttt.......

Yaşasın, yaşasın :) :)

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

ÇÜŞ

Bugün sevdiğim bir iş arkadaşım bana bir arkadaşının başına gelenleri anlattı. Dinledikçe afalladım, afalladıkça sinirlendim, sinirlendikçe -güldüm- ve sonunda tek bir yorum yaptım : ÇÜŞ

Olay aşağıda yazacaklarımdan ibaret, okuyalım, düşünelim...

Söz konusu iş arkadaşımın arkadaşı iş görüşmesi için dıştan bakıldığında normal görünüp, içten dindar değil, "dinci" olan bir şirkete "Uyumsoft"a ( yazılım firması ) görüşmeye gidiyor. Mülakat sırasında sorulan sorulardan bazıları aşağıda sıralanmıştır, yorumu size bırakıyorum. Belki siz de benim "kibar" yorumuma katılırsınız.

1. Akşamları eve en geç kaçta dönersiniz ?
2. Sizi mahallenizde araştırsak sizin için ne derler ?
3. Hep böyle dar şeyler mi giyersiniz ?
4. Neden boşandınız ?
4. Anneniz tesettürlü mü ?
5. Anneniz evde ne yapar ?
6. Hayatta kendinizi en kötü hissettiğiniz an hangisi ?
7. Farzedelim sizi bir sapık telefon ile aradı, nasıl konuşursunuz ?
8. Eşinizden neden boşandınız ?
...

Bunlar kadını meta yerine koyan, sadece cinselliği düşünen sapkın beyinlerin üretebileceği sorulardır. Görüşmeye giden kişiye işi yapıp yapamayacağı hakkında hiçbir soru sorulmamıştır. İş üzerine sadece sabah saat 08:30'dan 19:30'a kadar çalışılacağı ve 15 dakikalık bir yemek arası olacağı belirtilmiştir. Arkadaşım bu olayı anlattıktan sonra kendisine rica ettim. " Lütfen arkadaşına söyle, bana ona sorulan soruların hepsini yazsın ".

Bu bir insanlık dramı ve ayıbıdır. İşte ucunu bırakırsak Türkiye gittiği noktaya çok güzel bir örnektir olay. Körler gözünü açsın. Kökten dinciliğin erkeklerin gündelik hayatlarını etkilemiyor olması nedeniyle, erkeklerin bu tip sapkın davranışlara maruz kalan kadınlara karşı duyarsız ve durumu umursamaz davranmaları bence en büyük problemdir.

Mülakat sırasında sorulan en esaslı soru ise şu : Size nasıl güvenebiliriz, dürüst müsünüz ? ?

Sözü geçen mülakatı yapan zatı tanıyorum. İlk karşılaşmamızda -güvenilirlik ve dürüstlük- konusunda ona gülerek şu soruyu soracağım :

"Bana baktığında ne görüyorsun ? Sence ben nasıl biriyim ?

Ben onun bana baktığında ne gördüğünü kendi adımdan iyi biliyorum. Bakalım ne cevap verecek ? Bakalım dürüstlük ve güvenilirlik kavramı bu kişi için neymiş ?

Ben aydın bir Türk kadını olarak ne mi yapacağım ? "Allah" kavramına yakışmayan bu adamlarla sonuna kadar savaşacağım.


Biraz önce posta kutuma bir mesaj aldım :

Merhaba Ipek Hanim,

Bugun Eve's Eyes adli blogunuza rastgeldim. Icinde ilginc seyler. Samimi yaziyorsunuz fakat muhafazakar birisi olarak bazi yazdiklariniz kalbimi kiriyor. Bu konularda daha dikkatli olursaniz blogunuzun daha iyi olacagi kanaatindeyim.

Allah'a emanet olunuz.

Feza Baydur


.

Cevabım;
Feza Bey,

Blogumu incelemeniz büyük incelik. Teşekkür ederim. İncelemiş olmanız bile muhafazakar yapınızın yanında farklı bakış açılarına kapalı olmadığınızı, aydın bir insan olduğunuzu bana gösteriyor.

Son yazımda bazı ağıra kaçan ifadelerim olduğunun farkındaydım. Sizin de uyarınız ile ifadelerimi yumuşattım. Ama bu görüşlerimin değiştiği anlamına gelmemektedir. Biz emeğimizi vererek hayat mücadelesi içinde olan kadınlara yönelik yapılan saygısızlıklar da bizlerin inanamayacağınız kadar kalbini kırmaktadır. İş için yapılan görüşmelerde sadece cinsiyeti öne çıkartan sorular sorulması korkunç bir durumdur. İnsan Hakları Bildirgesinde beyin ağırlıklı işlerde kadın-erkek ayrımı yoktur, bu sorulan sorular Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde dava açılmasına yetenek derecede kişi hak ve özgürlüklerine müdahaledir.

Saygılarımla,

İpek Aral

.

Feza Baydur'a 2. mesajım ;
Tekrar merhaba,

Merak ettim. Aşağıdaki ve birçok başka haber sitesinde sözü geçen Feza Baydur siz misiniz ?

http://www.utusan.com.my/utusan/content.asp?y=2003&dt=0324&pub=Utusan_Express&sec=World&pg=wo_08.htm

Saygılarımla,

İpek Aral

.

Feza Baydur'un yanıtı :

Merhaba Ipek Hanim,

Ben emailimde CUS baslikli yazinizdaki hanimin mulakatini kastetmedim. Mesajimi genel olarak gondermistim. Mesajimi katiyyen size ve calisan hanimlara saygisizlik niyetiyle yazmadim.

Hanimlarin calismasina saygi duyarim ve zaten burada ABD'de bayanlarla beraber calisiyoruz. Kadinlara mulakatlarda bu tip sorular sorulmaz. Sorarsaniz sizi mahkemeye verebilirler. Sizin CUS baslikli blogunuzdaki bayana mulakatta sorulan sorular beni de rahatsiz etmisti.

Ismimi internet taramasi yapacaginizi tahmin etmistim. Evet, mesajinizda bahsettiginiz kisiyim. Irak savasi baslamadan evvel burada buyuk mitingler oldu, ben de elimden geleni yapayim diye gittim.

"Eger blogumu begenmiyorsan okuma" diyebilirdiniz, boyle demediginiz icin de tesekkur ederim.

Allah'a emanet olunuz.

Feza Baydur

...

SON YORUM ;

Sayın Feza Baydur'un yanıtına teşekkür ederim. Kendisinin Amerika'da yaşayan bir Türk olarak insan hakları üzerine farkındalığı keşke Türkiye'de de olsa. Benim üzerine dikkat çekmeye çalıştığım konu da budur zaten. Onun "dindar" görüşlerine ne kadar saygım varsa, onun da benim bakış açıma hoşgörülü olması medeniyetin gereğidir. Ayrıca kendisinin de bir blogu olduğunu öğrendim. Ben inceleyeceğim, bakmak isteyebilecekler için adresi : http://www.outsd.blogspot.com/

My favorite sayings

Only bright people know how to love. - Seneca
God does not play dice. - Einstein
Incline less to world, then you can live free. - Hz. Ömer
Freedom makes man noble - J.J. Rousseau
Man without mind can not be happy. - Schopenhaur
If the mind is not ready, eyes can't see. - Emilie Serge
World is the country of the intellegent man. - Aristophanes

Snowing at İstanbul

When I open my eyes to the new day
The first thing comes to my mind is you;
the sign to know that
I'm deeply in love with you.


Somethings in life are as impossible as snowing at İstanbul now
-Out of nature-
But you know,
I choose to say " whatever..."
Life's better this way; "my way".
Noting to do with east or west
It's all about being and living like a human.


08.08.2006 - It seems imposibble and hard to believe but it snowed here today. :)

Pazar, Ağustos 06, 2006

Sunday Classics

I'll spend the day with my grandmother. She is 85. I love her. She is more of a close friend to me. Like grandfather ( we lost him in 1999 ), she is also smart and very very funny. I enjoy myself a lot when I'm with her. Twice a month, we go out to have lunch and then watch a movie. She generally sleeps during it, unless it's an action film. I occasionally nudge her on snoring too loud. This is the usual flow of our Sunday Classics.

Yesterday TV worned about the hot weather. It said "Expecially old people souldn't go out". Now I'm thinking what to do.
...
I called my grandma, because of the suffocating weather conditions we cancelled our program and decided to spent the day at our own homes.

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

Plans for today

Noting special. Today is going to be very hot here. 36 degrees under shade. If you add the effect of humidity, it feels like someone is sucking your life out of your body. The only definite plan is after having shower, I'll go to couffeur to have my manicure and pedicure done. Later on, if I can find the enough desire in me, I'll probably walk to Istiklal street but I really am not sure. I can just come back to home, to read and write a bit.

I spend my day time alone generally ... well, correction : most of my spare time. Not because of having no friends, I have good friends and I like being with them, but as selfish as you are, I enjoy myself most when I'm alone. I love myself. "İpek" and I get along well. You see, I don't like gossiping and I have lots of hobbies to spend my time on. When you gether with friends, short time later they start gossiping. I hate it. Once or twice a month is enough to be with friends. Also another factor is, I drink but I don't get drunk and I don't like spending time with drunk people as they piffle all the time. In order to have fun I don't need to get drunk, I can very much enjoy myself when I'm sober.
...
A glass of wine and some crackers
An old English movie on TV, named "Girl with Green Eyes"
The sounds from the washing machine
And a weak accordion voice coming from the İstanbul Technical Universitys' dormitory
A brief summary of my "early nigth" composition.
...
Movies from 60's have such a different chemistry. More realistic, more humanist, more naive. I like watching them. They make me think and judge myself.
...
1. Week
Fenerbahçe 6 - Erciyesspor 0
Ankaragücü 1 - Galatasaray 1

HA HA HA ... Altough I live in the Europe side, I'm a devoted citizen of Fenerbahçe "Republic". Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadium is in the Anatolia-Asia side, in Kadıköy area where my grandmother lives.( My grandfather was offered to be the president of Fenerbahçe in the 80's, but as he was a respectable, honest, strong and a wise man, he kindly refused. :) ! You have to have a different kind of nature to be the president of a club like Fenerbahçe ) I live in Beşiktaş, close to Beşiktaş İnönü Stadium. When I first moved to İstanbul from Ankara ( capital city ) in 1997, for a year I lived very close to the Galatasaray Ali Sami Yen Stadium.

You see, this is one of the most sensitive point of mine. When Galatasaray won the championship this year, at work, on purpose, all the Galatasaray fans gathered in front of my door, cut a big cake and celebrated their championship, calling me " İpekkkk !!! why aren't you coming ?" ....böööö... such a discusting situation. One of the few moments in my life that I didn't laugh at all.

Cuma, Ağustos 04, 2006

Mutfak Kültürü Atölyesi

Dört ay önce 16 mutfak kültürü meraklısı şefimiz Emrullah Göktaş'ın liderliğinde bir araya geldik. İsmimizi "Mutfak Kültürü Atölyesi" koyduk ve çalışmalarımıza yazılı kurallar çerçevesinde başladık. Biraz yaptıklarımızdan bahsetmek, kafamdakileri arşive almak istiyorum. Zaman zalim, unutmak istemediğim birçok ince, önemli detayı kaybetmek üzere olduğumu hissediyorum.

Mutfak Kültürü Atölyesini oluştururkenki amaçlarımızı,
-Türk ve dünya mutfakları hakkında interaktif şekilde bilgilenmek ,
-pişirme tekniklerini öğrenmek,
-yeme-içme süreçlerinde kullanılan her türlü besin, katkı malzemelerini interaktif olarak tanımak
-kendi pişirdiklerimizi, kendimiz servis ederek ve sonrasında kendimiz kirlileri toplayarak sıfırdan sona tüm süreci birlikte yaşamak
-hepsi son derece nitelikli ve hoş insanlardan oluşan ekibin birlikte harika vakit geçirmesi olarak sıralayabilirim.

Mutfak Kültürü Atölyesi kavramı kapsamında biz sadece izleyici, dinleyici ve tadıcı değil tam birer öğrenci gibi çalışıyoruz. Şefimiz bize her ay çeşitli ödevler veriyor. Örneğin benim bugüne kadar ki ödev konularım Türk peynirleri, hindistan cevizi, dereotu, Çin mutfağı, çam fıstığı oldu. Ne yapıyoruz ödevleri hazırlarken ? ( ııııı....itiraf ediyorum tembel bir öğrenci olarak bazı ödevlerimi hala yapmadım ! :) ... ama yapacağım ! ) Bol bol araştırma yapıyor, kitap okuyor, sonra okuduklarımızı derleyerek ve yazıya döküyoruz. Herkes hazırladığı ödevleri diğerleri ile paylaşıyor. Bu sayede hepimizde büyük bir Mutfak Kültürü Ödev Klasörü ve kaynakça oluşuyor.

Ekip olarak her ayın son pazar günü sabah saat 11:00'de bize mekanını açan Gayrettepe Sisters Cafe'de toplanıyoruz. İlk iki-üç saat şefimiz bizimle mutfak kültürü ile ilgili paylaşmınlarda bulunuyor. Aslına bakacak olursak o hepimizden çok hazırlanıyor toplantıya. Emrullah Gümüştaş aslen bir Makina Mühendisi. Ancak aile mesleği aşçılıktan kopamamış. Bence aşçılık mesleğine en büyük faydası, bir mühendis gözü ile işine yaklaşması. Bize hazırladığı kapsamlı dokumanların hepsi öyle organize ki, en büyük şansımız ilgi alanımızı böyle sistemli bir kafa ile çalışmak olsa gerek.

Ekipte kalabilmek için en katı kuralımız yoklamaya yönelik. Bir kişi iki defa devamsızlık yaparsa Mutfak Atölyesi dışında kalıyor. Bunun haricinde ekip her türlü malzeme masrafını kendi karşılıyor. Şefimiz bize her ay geniş bir menü hazırlıyor ve 20 kişi üzerinden menünün maliyetini çıkartıyor. Bir katılımcı o ayki toplantıya gelmese de menünün maliyetinden kendi payına düşeni karşılamak zorunda. Şefimiz ise bize harcadığı emekten dolayı "mutluluk"tan başka hiçbir fayda sağlamıyor. Kısacası kendisini bize vakfetmiş durumda :)

Mayıs toplantımızda ekip dörderli gruplara ayrıldı. Tatlı-Soğuk, sıcak, hamur ve servis görevlerinden birini her ay bir grup üstleniyor. Bir döngü şeklinde ilerleyen süreçte her grup her görevi yapabilir hale geliyor. Bu arada tabii ki herkes birbirine yardım da ediyor. Mesela bizim ekip bu ay tatlı-soğukcuydu. Laz Böreğini yaparken diğer ekiplerden bolca yardım aldık.

Ben Haziran ayı toplantısına anneannemin Torunlar Yemeği nedeniyle katılamadım. Maalesef o toplantıda tümüyle balık ve deniz mahsülleri üzerine bir menü üzerinden çalışma yapılmış. Gerçi ana yemekte krema kullanmışlar. Ben balık ile kremayı sevmiyorum. Tatsız tuzsuz okyanus balıklarını tatlandırmak için krema kullanılabilir ama bizim denizlerimizden çıkan lezzetli balıklara krema kullanmak bence büyük hata. Herneyse o toplantıyı kaçırarak ben yoklama kuralımız bakımından topun ağzına gelmiş oldum. Bundan sonra fire verirsem kapının önüne konacağım !. Dikkatli olmam lazım. Teslim etmediğim ödevlerimi bitirmem lazım. Aaaaaaa ... İpek ayağını denk alman lazımmmm. :)

Birden içimi üniversite günlerinde not peşinde koşturduğumdaki his kapladı. Üniversitede üstün başarılı ( ! ), takipçi ( ! ), pırıl pırıl not tutan ( ! ) bir öğrenci olduğum için, sınav dönemleri öncesi her nedense ( ! ) kimse benim peşimden değil, ben herkesin peşinden koşardım. Hatta sanırım Mülkiye'de 4. senemdi, ben İstanbul'daydım ve çalışıyordum, sınıftan en yakın arkadaşım Meltem cuma günü aramıştı. " İpek ne zaman dönüyorsun ? Pazartesi finaller başlıyor". Telefonu kapattıktan iki saat sonra, maaşımı bile almadan Ankara'ya giden ilk otobüsün içindeydim. Cumartesi günü bütün arkadaşları arayarak Ankara'nın dört tarafından not toplamıştım. Sınavların hepsine girdim, ama kimse kaçından geçtin diye sormasın :):):). Çok sık gördüğüm bir rüyam-karabasanım üniversiteden mezun olduğumu zannederken bir telefon ile hala vermem gereken dersler olduğumu öğrenmemdir. Rüyada resmen nefesim kesilir. Mülkiye anfileri içinde hiç dolaştınız mı bilmem, ama :) bunaltıcıdır. Alt anfi, üst anfi, küçük anfi, büyük anfi vs. Bunları neden anlatıyorum... bu Mutfak Atölyesi sürecinde hiç değişmediğimi gördüm. Üniversitenin ilk beş yılı boyunca nasıl isem hala öyleyim. Lay lay lom. Okulun Ağustos Böceği. Derslere girmez, girse bile walkman dinler veya kitap okur, imtihan tarihlerini en son öğrenir, paçası tutuşur, nereye koşacağını, kimin yakasına yapışacağını şaşırır, fotokopicileri zengin eder :):) . Ne yıllardı.:) Mülkiye'de ilk beş yıl, deyim yerindeyse "serserilik" yapıp, okulu son iki yılda bitirdiğimi söylemiş miydim ? Bazen ben bile şaşırırım...nasıl bitti, son iki yıl kapanıp nasıl sadece ders çalıştığımı bir ben bilirim.

Bunca yazdıklarımdan sonra, bugün beni "ben" yapan, hayata, inandıklarıma, mücadele ettiklerime karşı duruşumu netleştiren, yedi senemi iyisi ve kötüsüyle benimle paylaşan Mülkiye'ye ve birbirinden değerli hocalarıma sonsuz teşekkür ederim. Mutfak Atölyesi sayesinde hafızamda anıları ile canlanan üniversitemi bir kere daha yüreğimin en derininden sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Belki de bundan sonraki yazılarımın birkaç başlığını da Mülkiye'deki anılarıma ayırmalıyım.

...

Who touches me ? You or the music ? This may sound funny but you have a real talent supported by arrogance. Being able to solve "your" personal codes one to one, is the finest thing that a man had ever get to me. I'm dancing with hundreds, thousands of details of yours. This must be heaven. Among all, you are a good man. Because of your arrogance, the style of your language is sometimes worst than the worst poison, you hurt people around you a lot. You are most of the time very selfish. When your selfishness combines with your poisonous words, you are deadly, because you don't think much before talking. But I must add that this is not complitely your fault. People's minds, their characters effect each other a lot. We say "if you sleep with a blind, you wake up cross-eyed." I always look for wise and respectful people around me as I want to be one.

In order to communicate with you calmly, I think the best thing is not to be a native speaker of English. As both sides have to think a lot before finding the understandable or suitable words, brains get tired. :)

Why am I writing all these ? I'm practising my English. :) I believe, if I always write in English for 2-3 months, I can develop it to a much better degree. A Scotish friend and teacher of mine once told me that I use very formal English. Well, thats me :), I also use formal Turkish. But my spelling mistakes will always be a big problem of mine, I know, like it is in Turkish. I also never obey to the spelling rules of own language. When I was in high school, my 9th grade literature teacher use to reduce 20 points out of 100 from my exam results. In spite of these reductions, my points were always high. :) A very active, naugty but good student profile till university. Then activeness and naugtiness kept on, the last feature turned into "messed up".

There are big differences between the nature of my Turkish and English spelling mistakes. In English I have only innocent letter mistakes. ( may be some tense and proposition and vocabulary and .... :) ) In Turkish, sometimes reading and understanding my writings are very hard because I don't use commas properly. As I like forming very long and folded sentences, without commas, it turns into a nigthmare for the reader to follow up and comprehend. Shame on me !

When I started working after university, a manager of mine warned me about the length of my sentences. He said " Think that you are communicating with an idiot. Use that kind of Turkish and form your sentences short" . Can you imagine what kind of a torture that is for me ? !!. :) Well here, in my blog, in my territory, I'm alone and can use the languages in the way I want them to be. :)

Perşembe, Ağustos 03, 2006

Being with you

I love you. My heart, mind, soul, each breath, every tougth and all dreams are with you tonight. You called me, I came. :)

...

It's 4:55 am. I don't know why I woke up this time. When I opened my eyes, you were on my mind. What is happenning ? Yes, I love you very very much...but oh come on, it's imposibble for me to fall in love with you. This is insane. :) !!!

I'm going back to bed again and when I wake up 2 hours later, everything will be as normal as it suppose to be.

The reason

Peace and happyness in you will bring the same feelings to everyone around you. In your equation, I represent the input "pure love" . In my equation, I don't know why you stand for and where. I never knew. This is the rule of İpek's game which nobody could understand; loving is believing without questioning. I respect and trust love. I trust God.

Can you feel the infinite freedom in me, sourced by love ? Superman flies with his fist, I fly with my mind. :)

03:20 AM

Who woke me up this time ? Tolga, my old high school friend and nowadays neigbour.

Am I lucky or what ? As he couldn't find his entrance door key of the building, he rang me up. I don't know who thinks whatever, this kind of late nigth calls only and badly terrify me.

Before going back to sleep, a deeeeep voice inside me ( like Superman's father ) told me to stop. I must end up my critics.

Critics of the film " Superman" which are related with you :

The three upsetting results of not being a Superwoman are,
1. I can't fly near you to give a goodnigt kiss ( sleeping with you would be my preference )
2. I can't hear you from the chair that I'm sitting on rigth now. ( you may be snoring for example )
3. I will never be able to rescue you if you fall down from a high building. :(

Yes :) against all negative circumstances ( ! ), I hope you are still loving me. At least, I AM still your Superfan !.

Now, in order not to write more nonsense, I'm going back to bed immediately. I love you. Good night. X

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Sıkılan Superfan

Bu akşam her tarafından nitelik ve önem akan film Superman'e gideceğim. Filme gideceğimi söylediğim herkes bana burun kıvırdı. Hiç yakıştıramadılar. Aslında işten erken çıksam ne iyi olurdu. Çıkıp biraz yürüsem. Bugün ofis beni çok sıktı.


Not : Superfan Superman hakkındaki kritiklerini bu gece yazacaktır. İhmale gelmez.

Kritik : İçinde sadece dört seyirci olan kocaman bir sinema salonunda film seyretmek çok güzel oluyor. Fakat film arasında aldığım patlamış mısır pek iyi değildi. Yine film arasında tuvalete de uğradım, temizdi. 4-5 büyük salonu içinde barındıran sinema kompleksinin böyle boş olması beni üzüyor. Bir sürü görevli var, boş boş dolanıyorlar etrafta.

Daha başka ne yazabilirim ?

Hmm ... Superman'nin çizmeleri çok çirkindi.

2:30 AM

You woke me up. Why ?

God is love. Loving is believing without questioning. Everything in this world have a reason. "We" have a reason. I don't know what it is yet. But I guess both of us have some serious needs that haven't been satisfied yet. As I always say, God is interesting and use different ways.

I'm just very happy to have you in my life. The worldly rest ... I really don't care. There are uncountable number of equations in this universe and it is obvious that one is ours. We may even be one little proof of God which none of the books write. :)

I never expect ordinary things from God, so I'm not surprized that you are being sent to me. :)

I'm going back to bed now. Good night.

Salı, Ağustos 01, 2006

Nasıl mülakat yapılır ?

Bana mesleğim hakkında en çok sorulan soru ise "Nasıl mülakat yapıyorsun?" dur.

Nasıl mı ?

Hazırlık aşaması : Mutlaka adayların elinden çıkmış CV'lerini görmek isterim. Hareket noktasında web siteleri kanalı ile gelen formatları kabul etmem. CV adayın ambalajıdır. Ambalajına özenmeyen insanlar mülakata 1-0 yenik başlarlar ve mutlaka CV'leri üzerine olan olumsuz görüşlerimi söylerim.

1. Hiçbir mülakatım birbirine benzemez. Hiç kimseye aynı soruyu sormam. Klişe İK sorularını asla kullanmam. Her insan farklıdır. İnsanlara makina muamelesi yapmak saygısızlıktır.

2. Asla karakter analiz testleri kullanmam. Karakter analiz testlerini mülakat yapmayı beceremeyenler ve tembeller kullanır.

3. Mülakat sürecinde genel itibariyle beğendiğim bir aday beni herhangi bir şekilde kızdırırsa bunu açık açık söyler ve tartışırım.

4. Teslim olmayan adayla asla uğraşmam.

5. İşi bilen adayla sohbet ederim, işi bilmeyen, vasat adayla mülakat yaparım. ( soru-cevap)

6. İngilizce soruları kolaylarından seçerim.

7. Adayların yüz, el, beden yapılarına ve el yazılarına bakarım. (Özellikle kulaklar, burun, eller.)

8. Birebir şirket pazarlaması yapma mantığından hareketle şirketi çok iyi ve özenle anlatırım. Asla savsaklamam.

9. Mutlaka ve mutlaka maaş beklentisini öğrenirim.

10. İstersem bir gün içinde 40 kişi ile görüşeyim, adayları gülerek karşılar, gülerek uğurlarım.

Final : Adaylara cevap süresi belirtirim. Telefon almazlarsa olumsuz olduğunu bilmelerini isterim.

Mesela yüz hatlarına baktığımızda beni dehşete düşüren iki lider var : Bush ve Ahmedi Nejad. Ahmedi profesyonel yalancı, kendini adayan, zeki ve genel yapı olarak pozitif biri ( gözler - çok tehlikeli ), Bush'un ise yıkıcı, aşırı uçların insanı olduğunu çok net söyleyebilirim. ( gösterilmeye çalışıldığı gibi aptal olmanın tam tersi zeki, aşırı sinirli, negatif bir tip: burun, çene, kulak, kemik yapısı.) . İkisinin ortak özelliği tek başlarına kaldıklarında ikisi de son derece korkaklar ve korktuklarında direkt yalana başvuruyorlar. Bu aşamada ikilinin tarz farkı ortaya çıkıyor. Ahmedi Nejad organize ( yapılandırılmış, öncesi ve sonrası belirli ), Bush adi yalancı ( anı kurtarmaya yönelik ) . Bu nedenle Ahmedi Nejad gibilerini ben profesyonel yalancı olarak nitelendiririm. Kendi yalanlarına kendileri de inanır, zekiliği sayesinde herkesi inandırır ve bu yalanlar üzerine yaşam sistemini kurar. Bush kendi yalanına kendisi de inanmadığı için sürekli komik duruma düşer. Rusya - Putin Ahmedi Nejad ile Bush arasındaki ilişkinin kilit noktasında durmaktadır. Allahtan bizimkinin ( Erdoğan ) kafası bu tip dünyevi ( ! ) işlere çalışmamaktadır !!! . Ama karısı için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim ! Emine Erdoğan'nın birgün kulaklarını görebilirsem ( imkansız herhalde ! ) tam tespitlerimi yapabilirim.

İşe özellikle yüzü dengeli insanları almaya özen gösteririm. Her insanın yüzünün bir baskın noktası vardır. Örneğin benim yüzümde doğuştan değil ancak sonradan olan izler baskın noktadır. İşini bilen bir İK'cı bu baskın özellikten hareketle beni çok rahat çözebilir. ( zor tabii :) :) ) Mesela şu an önümde cd'si duran Paul Weller'ın kulakları çok ilginç, sıradışı, en çarpıcı hatta bence hipnotize edici yeri. ( böyle bir kulak yapısı saatlerce oturulup izlenebilir) Cılız kirpik yapısı duyarlılıktır.

Soru

Size bu güne kadar sorulmuş en zor soru nedir ?

Bana 1998 yılının Mart ayında Migros'un İnsan Kaynakları ve Endüstri İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı görüşmemizin sonunda gülerek bir soru sormuştu : Hayatın boyunca yanlız kalmaya hazır mısın ?

Cevap : ... gülmüştüm.

Bu soru cevaplandırılamaz sadece düşündürür. Tecrübelendikçe soru sizi onikiden vurur. Bu sorunun anlamını aynı İK lisanını konuştuğum ve hatta onu aştığıma inandığım Ender Bey ve ben anlayabiliriz sadece.

Kim böyle bir soruyu hak edebilir ? Bu nasıl ağır, zalimce, kıskançlık dolu ve yıkıcı amaç güden bir sorudur ?

İnsanlar İK'cılar arasında mesleki rekabet nasıl olur diye merak eder ........ işte böyle olur, mesleğin en eskisi, iyisi, çınarı, mesleğin çömez ama onu bile silebileceğini hissettiği parlağını dipten böyle bir soru ile bombalar.

Size saygım her zaman sonsuzdur ama sizi zevkle yeneceğim Ender Alkaya. Bana yıllar önce meydan okudunuz. Sizi gördüm. İlk oyunu belki aldınız. Ama ben elimdeki, sizin beni yok etmeye çalışmanıza, beni kıskanmanıza neden olan kartı; "5. as"ı yeni buldum. Benim için en büyük zevk sizin bu kartla hiçbir zaman oynayamayacak olmanız. Ulaşılmasına engel olmaya çalışılan yetenekler katmerlenerek sahibini bulur.

Ve Sayın Ender Alkaya siz gerçekten iyi bir İK'cı ama kötü ve üçkağıtçı bir